TravelİzmitKocaeliMarmara BölgesiTürkiye

Kocaeli Archaeology Museum

Article Reading Time

4804
Word Count
17 min
Reading Time

Loading

26 October 2026 tarihinde Özgür Gülün updated.

Bu yapı, aslında tarihi İzmit Tren İstasyonu’nun bir parçasıydı.

Düşün; bir tren düdüğü çalıyor, yolcular iniyor…Sonra bu binaların arasında atölyeler, hangarlar, su depoları, lojmanlar ve eski tekel depoları var. Hepsi tarih kokuyor. Ve 2007’den itibaren bu doku çağdaş müzecilik anlayışıyla dönüştürülerek Kocaeli Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’ne dönüştürüldü.

2020’de yapılan bir düzenlemeyle etnografya bölümü başka bir müzeye taşındı; burası artık sadece Kocaeli Arkeoloji Müzesi olarak ziyaret ediliyor.

İçeri adımınızı attığınızda tek bir medeniyet değil, bir zaman çizgisi ile karşılaşırsınız.
Salonlar kronolojik bir mantıkla dizilmiştir; yani adım adım tarih boyunca yürüyorsunuz:

Paleolitik Çağ’a ait taş aletler; Megara’dan gelip burada Astakos adı verilen şehri kuranların ürettikler, seramikler ve günlük yaşam objeleri; Orta Çağ’a ait bronz eşyalar ve seramik kaplar; Roma dönemine ait Zafer kazanmış komutanların ve onurlandırılmış kişilerin mermer büstleri, kandiller, koku şişeleri, cam eşyalar; Nikomedya döneminde ait sütun başlıkları, kabartmalar ve rölyefler, Roma dönemi mezar gömme gelenekleri canlandırmaları ve mezarlardan çıkmış değerli takılar; Arkaik’tan Osmanlı’ya kadar uzanan geniş bir sikke koleksiyonu bu değerli müzede görebilecekleriniz arasındadır.

Müze bahçesi de sergi alanıdır. Burada Roma ve Bizans dönemi lahitler; sütun başlıkları ve mimari parçalar; Osmanlı dönemi mezar taşları, çeşme aynaları, hatta Osmanlı topları gibi eserler yer alır.

Bu bina fiziksel olarak eski bir tren garının parçalarıyken, içindeki eserler binlerce yıllık bir yolculuğu anlatır:

  • İlk insanlar,
  • Antik şehrin doğuşu,
  • Nikomedia’nın Roma başkenti olması,
  • Doğu Roma (Bizans) atmosferi,
  • Osmanlı mirası…

“Bu müze bir bina değil; bir zaman kapısıdır. Eğer dikkatle dinlerseniz, her eser size bir hikâye fısıldar:
Paleolitik çağın suskun taşlarından, Nikomedia’nın görkemli sütunlarına;
Roma’nın şehir ritüellerinden Osmanlı’nın günlük yaşam seremonilerine kadar…
Binlerce yıl sizinle konuşur.”

Hazırsanız içeride yürümeye devam edelim!

Yorgun Herakles Heykeli

Şimdi karşınızda gördüğünüz Herakles, destanların en güçlü adamı. Ama bugün onu en güçlü anında değil, en insani anında görüyoruz.

Bakın, Herakles:

  • Ağırlığını bir bacağına vermiş
  • Gövdesi hafifçe yana kaymış
  • Kaslar hâlâ güçlü ama gevşemiş
  • Yanında boğanın başı var

Bu detay çok önemli.

Yani heykel bize şunu söylüyor:

“Ben hâlâ o aslanı yenen kişiyim.
Ama artık gücümü göstermek zorunda değilim.”

İşte bu yüzden bu heykel, “Yorgun Herakles” geleneği içinde değerlendirilir.

Antik dünyada Herakles genelde: ayakta, gergin, kaslarını sergileyen ve zafer anında gösterilir.

Ama antik heykeltıraşlar bir noktada şunu fark ediyor: Asıl mesele gücü göstermek değil, gücün bedelini göstermek.

Yorgun Herakles betimlemesinde kahraman:

  • Vücudu hâlâ kaslıdır, evet
  • Ama omuzları düşüktür
  • Başı hafifçe öne eğiktir
  • Ağırlığını sopasına verir

Bu sopa sıradan bir baston değil. Bu, Herakles’in meşhur lobutu. Yani heykel bize şunu fısıldar:

“Ben hâlâ oyum. Gücüm gitmedi.
Ama artık durmam gerekiyor.”

Bu heykel tipi ilk kez M.Ö. 4. yüzyılda, Büyük İskender’in heykeltıraşı olan Lysippos tarafından yaratılıyor. Görevden sonra duran Herakles ve Yorgun ama yenilmemiş Herakles.

Lysippos klasik Yunan sanatında küçük bir devrim yapıyor:

  • Kusursuz, ideal kahramanlar yerine
  • Orantısız, biraz uzun bacaklı
  • Daha gerçek, daha “insan” figürler

Ve Herakles’i ilk kez şöyle gösteriyor:

“Görev bitti. Alkış yok.
Sadece yorgunluk var.”

Bu yüzden Yorgun Herakles, antik dünyada çok seviliyor ve Roma döneminde defalarca kopyalanıyor.

Kocaeli’ndeki bu heykel tam anlamıyla Perge’deki ünlü “Yorgun Herakles” pozu değildir ama aynı düşünce dünyasının ürünüdür. Yani, gücün ardından gelen sessizliği anlatır.

Peki Herakles Kimdir?

Şimdi burada biraz geri saralım. Herakles:

  • Babası Zeus
  • Annesi Alkmene
  • Yani yarı tanrı, yarı insan

Ve işin en dramatik kısmı, Hera, Zeus’un bu çocuğunu hiç sevmez. Bu yüzden Herakles’e delilik verir. Herakles, bu delilik anında kendi ailesini öldürür ve işte her şey burada başlar.

12 Görev: Gücün Kefareti

Herakles suçunu temizlemek için Mykenai Kralı Eurystheus’un hizmetine girer. Kral ona imkânsız görevler verir. Ama asıl amaç şudur: “Gücün bedelini öde.”

Kısaca 12 Görev:

  1. Nemea Aslanı’nı öldürmek
    – Derisi delinemeyen aslan
    – Herakles boğarak öldürür
  2. Lerna Hydra’sını yok etmek
    – Kafası kesildikçe çoğalan yılan
    – İlk kez yardımla kazanır
  3. Keryneia Geyiği’ni yakalamak
    – Tanrıça Artemis’in kutsal hayvanı
    – Güç değil sabır gerekir
  4. Erymanthos Yaban Domuzu’nu getirmek
  5. Augias’ın ahırlarını temizlemek
    – Güç değil zekâ
    – Nehirleri ahıra yönlendirir
  6. Stymphalos kuşlarını öldürmek
  7. Girit Boğası’nı yakalamak
  8. Diomedes’in insan yiyen atlarını getirmek
  9. Amazon Kraliçesi Hippolyta’nın kemeri
  10. Geryon’un sığırları
  11. Hesperidlerin Altın Elmaları
    – En zor görev
    – Gökyüzünü bile bir süreliğine sırtlanır
  12. Kerberos’u yeraltından çıkarmak
    – Ölümün bekçisini silahsız yakalar

Artık Herakles’i tanıyoruz. Bu gövde sadece kas ve güç değil. 12 görevin yükü.

“Ben buraya nasıl geldiğimi unutmadım.” diyor adeta.

Hygeia Heykeli

Hygeia, Antik Yunan ve Roma dünyasının sağlık tanrıçasıdır. Onun adı sağlık ve hijyenin temel kavramı olan “hygiene” kelimesine dayanır. Babası Asklepios, tıbbın tanrısıdır. Annesi Epione’dir.

Ayakta ve cepheden resmedilmiş bu heykel, MS 3. yüzyıla tarihlenen mermerden yapılmış bir Hygeia heykelidir. Başı olmayan Hygeia’nın sağ ve sol omuzunda saç kıvrımları az da olsa görülebilmektedir.

Hygeia’nın sağ elindeki yılan şifayı simgeler. Yılan deri değiştiren bir hayvan olduğu için antik Roma’da yenilenmeyi ve iyileşmeyi de simgeler. Zaten tıp dünyasında yılan motifleriyle sıkça karşılaşmamız da buradan gelir. Bu yüzden Hygeia, Sağlığın, hijyenin ve yaşamın sürekliliğinin sembolüdür.

“2. yüzyıldan itibaren Roma dünyasında sağlık kültü, sadece hastalıklara çare aramakla kalmadı;
hayatın dengesini korumaya odaklandı.
Hygeia işte bunun en iyi anlatıcısıdır.”

Hygeia’nın üzerindeki giysilere bir bakalım.

İlk katman khiton: bedeni saran, düzenli, sade bir giysi.

Khiton (Χιτών), Antik Yunan ve Roma dünyasında vücuda en yakın giyilen temel giysidir. Bugünün diliyle söylersek: İç elbise / uzun tunik. Genellikle ince keten ya da yün kumaştan yapılır. Omuzlardan iğne (fibula) ya da bağlarla tutturulur. Erkeklerde diz hizasında, kadınlarda ayak bileklerine kadar uzanabilir. Heykellerdeki o dikey ve yumuşak kumaş kıvrımları, çoğu zaman khitonun düşüşünü gösterir. Hygeia heykelinde khiton, Tanrıçanın bedenini saran, sade ama düzenli kıvrımlarla bedensel dengeyi ve ölçülülüğü vurgulayan ana giysidir. Hygeia’nın uzun giysisi ayaklarının yarısını örtmekte olup sivri uçlu ayakkabıları vardır. Asklepios’un asası veya Hygeia’nın yılan simgeleri bugün bile kullanılmaktadır.

İkinci katman himation: daha ağır, daha koruyucu.

Himation (ἱμάτιον), khitonun üzerine alınan daha kalın ve ağır dış giysidir. Bugünün diliyle söylersek: Pelerin / örtü / dış giysi. Omuzdan atılır, bazen kolu serbest bırakır Statü, vakar ve dinginlik göstergesidir. Filozoflar, tanrılar ve soylular genellikle himation ile betimlenir Hygeia heykelinde himation, Sol omuzdan çapraz biçimde atılmış, dirseğe kadar inen örtü, figüre ciddiyet, ağırbaşlılık ve kutsallık kazandırır.

Üçüncü katman: Şal. Sol omuzdan çapraz şekilde atılmış, dirseğine kadar süzülüyor.

Hygeeia’nın sol ayağının dibinde kaide üzerinde çıplak bir şekilde sol dizini kırarak kendine çekmiş iki eli sol dizi üzerinde, sağ ayağı ise aşağıdaki kaya parçasını oturur vaziyette Eros heykeli işlenmiştir. Bu yerleşim tesadüf değil. Antik heykeltıraşlar figürleri rastgele yerleştirmez; özellikle de bir tanrıçanın ayağının dibine.

Eros burada, kanatlı, oyunbaz bir aşk tanrısı değildir, ok atmaz, baştan çıkarmaz. Buradaki Eros, yaşam isteğinin, içgüdünün ve hayata tutunma gücünün sembolüdür. Çıplaktır çünkü saf, maskesiz ve filtrelenmemiştir. Bir çocuk bedenindedir çünkü kırılgandır ve korunmaya muhtaçtır.

Eros bir kaya parçası üzerinde oturur. Kaya, doğayı, ham gücü ve kontrol edilmemiş enerjiyi temsil eder. Eros’un dizini kendine çekmesi; içe dönüklük ve korunma içgüdüsünü simgeler. Ellerini dizinin üzerinde tutması da bize bir bekleme hâli anlatır.

Peki neden Hygenia’nın ayağının dibinde resmedilmiştir?

Çünkü Antik dünyada “Sağlık, yaşam isteğinin üzerine basarak değil, onu temel alarak yükselir.”

Ayağın olduğu yer, ağırlığın verildiği ve dengede durulan noktadır. Yani Eros burada sağlığın zemini ve alt yapısıdır.

“Yaşama sevincini kaybeden beden,
ne kadar korunursa korunsun sağlıklı kalamaz.”

Antik dünyada sağlık, sadece hastalık olmaması değildi. Sağlık, hayata bağlanma gücünün ayakta kalabilmesiydi. İşte bu yüzden Eros, Hygeia’nın ayağının dibinde. Çünkü sağlık, önce içten başlar.

İmparator ve Nike Rölyefi

Şu an karşımızda duran bu rölyef, sadece bir imparatoru değil, Roma’nın kendine anlattığı bir başarı masalını gösteriyor. Taş, propaganda yapmayı çok seven Roma’nın dili olmuş burada.

Sol tarafta, sert bakışları ve askerî kıyafetiyle bir imparator duruyor: Diokletianus.
Sağında ise kanatlarını yarı açmış, zarif ama güçlü bir figür: Nike, yani Zafer Tanrıçası.

İkisi yan yana… Çünkü Roma’da zafer, asla yalnız kazanılmazdı; tanrılar mutlaka sahnedeydi.

Nike, Yunan mitolojisinin zafer tanrıçasıdır. Roma dünyasında da aynı isimle benimsenmiştir. Ama Nike sadece “kazandık” demek değildir. Savaşta kazanılan zaferi simgeler. Meşruiyeti temsil eder: “Bu zafer haklıydı” der. Tanrısal onayı anlatır: “Tanrılar imparatorun yanında”

Elinde tuttuğu zafer çelengi, bir ödül değil; tanrılar tarafından onaylanmış bir iktidarın mührüdür. Kanatlıdır çünkü zafer hızlıdır, uçar gider; onu yakalamak cesaret ister.

Nike burada Diokletianus’a doğru hafifçe eğilmiş gibidir. Bu duruş, çok nettir: “Zafer senindir.”

Diokletianus, M.S. 284–305 yılları arasında Roma İmparatoru’dur. Roma’nın en zor dönemlerinden birinde iktidara gelmiştir:

  • İmparatorlar hızla öldürülüyor

  • Sınırlar tehdit altında

  • Germen kabileleri kuzeyden baskı yapıyor

  • İmparatorluk parçalanmanın eşiğinde

Diokletianus Radikal bir karar alır: Tetrarşi sistemini kurar. Yani Roma’yı tek başına yönetmek yerine dört imparatorlu bir yapı kurar.
Bu, Roma tarihinde bir ilktir.

İşte bu rölyefte gördüğümüz zafer sahnesi, özellikle Germen kabilelerine karşı kazanılan askerî başarıları yüceltir. Bu sadece bir savaş kazanımı değil; “Roma hâlâ güçlü” mesajıdır.

Yüksek kabartma (rölyef) tekniği kullanılmış. Figürlerin giysilerindeki kıvrımlar derin ve hareketli. Nike’ın kanatları zarafetle işlenmiş. Diokletianus’un askerî kıyafeti, otoriteyi ve disiplini vurguluyor. Bu eser, Geç Roma Dönemi sanatının çok güzel bir örneğidir. Klasik ideal güzellikten yavaş yavaş daha anlatıcı ve sembolik bir dile geçişi görürüz.

Bu rölyef şunu demek ister:

“İmparator yalnız değildir. Tanrılar onun yanındadır.
Roma yenilmezdir.”

Yani bu bir sanat eseri olduğu kadar, taşlaşmış bir siyasi bildiridir.

Rölyef, bulunduğu kazı alanından kaçırılmış, yasa dışı yollarla yurt dışına çıkarılmıştır. Almanya’da bir müzayede evinde olduğu tespit edilince, T.C. Kültür Bakanlığı uzun soluklu bir hukuk mücadelesi ile 2019 yılında, bu eser yeniden Türkiye’ye döner.

Tanrıça Athena Heykeli

2001 yılında İzmit Çukurbağ Kurtarma Kazıları’nda, tam 3 parça hâlinde bulunan mermerden yapılmış bu heykel MS 2.-3. yüzyıla tarihleniyor. Uzmanlar tarafından sabırla birleştirilmiş ve restore edilmiş

Athena, Olympos’un en “insani” tanrıçalarından biridir. Savaş tanrıçasıdır, ama kan dökmeyi sevmez. Strateji tanrıçasıdır, kaba güçten çok aklı önemser. Bilgelik, zeka ve ilhamın simgesidir. Aynı zamanda tekstilcilerin, çömlekçilerin, zanaatkârların koruyucusudur. Romalılar onu Minerva adıyla tanımışlardır.

Athena’nın doğuşu, mitolojinin en etkileyici sahnelerinden biridir. Zeus’un başı şiddetle ağrımaya başlar. Ağrı dayanılmaz hâle gelince, kafası yarılır. Ve bir anda Athena, elinde mızrağı, üzerinde zırhı ve korkunç bir savaş çığlığıyla Zeus’un kafasından çıkar. İşte bu yüzden adının önüne “Pallas” sıfatı eklenir. Pallas, “kargıyı sallayan” demektir.

Bilgeliğini ise annesi sayılan Metis’ten alır. Metis, Okeanos’un kızıdır ve aklın, sezginin sembolüdür.

Athena genellikle keçi derisinden yapılmış üzerinde Gorgo Medusa’nın başı bulunan Aegis adlı zırhla betimlenir. Bu zırh kötülüğü uzaklaştırır, düşmanı korkutur, tanrısal korumayı simgeler. Gorgo, Eski Yunanca “γοργός (gorgós)” kelimesinden gelir. Anlamı: dehşet verici, korkunç, kakanı donduran. Yani Gorgo, bir isimden çok bir sıfattır. Bu yüzden mitolojide “Gorgonlar” diye bir grup vardır. Gorgonlar üç kız kardeştir: Stheno, Euryale ve Medusa. Bu üçlüye topluca Gorgonlar denir. Ama içlerinden yalnızca Medusa ölümlüdür.

Heykeldeki duruş saldırgan değil aksine dengeli ve kontrollü. Bu çok önemli. Athena, Ares gibi öfkeyle saldıran bir savaş tanrısı değildir.
O, savaşı kazandıran akıldır. Athena ile Ares, mitolojide sadece iki tanrı değil, savaşın iki zıt felsefesidir. Biri aklıyla, diğeri öfkeyle ilerler.

Athena, savaşı kazandıran akıldır. Strateji, taktik, savunma ve bilgelik en önemli özellikleridir. Athena’ya göre savaş kaçınılmazsa yapılır ama mutlaka planlı ve ölçülü olmalıdır. Silahları mızrak, kalkan (Aegis – Medusa başlı) ve miğferdir. Zeka, disiplin, adalet ve ustalık temsil ettiği değerlerdir. Athena için savaş: “Kazanmak için değil, daha büyük bir düzeni korumak için yapılır.”

Ares, savaşın ta kendisidir. Kan, kaos, çarpışma, yıkım en önemli özellikleridir. Ares’e göre savaş bir amaç değil; bir arzudur. Ne için olduğu önemli değildir. Silahları kılıç, mızrak, kalkan (ama savunmadan çok saldırı için)dır.  Öfke, güç, kontrolsüz cesaret ve şiddet temsil ettiği değerlerdir. Ares için savaş: “Savaş varsa, ben varım.”  İlginçtir, Zeus bile Ares’ten hoşlanmaz. Athena, tanrıların çoğu tarafından saygı görür

Troia Savaşı’nda Athena zeka ve hile ile Odysseus’un tarafındadır. Ares  ise Troialıların tarafına geçer ama sık sık yenilir.

Güç tek başına yeterli değildir.
Aklı olmayan güç, yenilmeye mahkûmdur.

Bu heykel bize Roma İmparatorluk Dönemi anlayışını yansıtır: Giysi kıvrımları derin ve ritmik, figür ağırbaşlı ve sakin, tanrısal güç, bağırarak değil dengeyle anlatılır. Bu Athena: “Gücünü göstermek zorunda olmayan bir güçtür.”

“Gerçek güç, kılıçta değil; akıldadır.”

Osmanlı Eserleri

 

Kadın Mezar Taşları

Kadın mezarlarında 18. yüzyıl sonu – 19. yüzyıl başlarına kadar arasında kullanılmıştır. Taşın üst kısmı oval’e yakın yapılmış olup, şahidenin boyundan yukarı doğru genişleyerek devam eden başlığın üzerinde kıvrımlı olarak ele alınan bir tabla kısmı dikkat çekmektedir. Alttan üste doğru gidildikçe genişleyen mezar taşının gövdesi dikdörtgen görünümlüdür.

Kadınların mezar taşlarının yalnızca yazı ve süslemelerle değil, kadınlara özgü başlıkları ve bitkisel motifleri hatırlatan biçimlerle tasarlandığını görebilirsiniz. Bu taşları anlamak için yalnızca şekillerine bakmak yeterli değil. Osmanlı toplumundaki giyim kültürünü, 18. ve 19. yüzyıllarda gelişen süsleme sanatını, mezar taşı ustalığını ve dönemin ölüm anlayışını birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Kadın Mezar Taşları, Osmanlı döneminde kadınların kullandığı başlık veya başlık benzeri üst bölüm tasarımlarıyla ilişkilendirilebilir. Ancak gerçek bir kumaş başlığın kendisini değil, mezar taşında başlık biçiminde tasarlanmış bir formu da gösteriyor olabilir.

Erkek mezar taşlarında sarık veya fes, kişinin mesleği, görevi ya da toplumsal konumu hakkında ipucu verebilirken kadın mezar taşlarında başlık biçimi ve bezemeler daha farklı bir görsel anlatım oluşturur. Ancak tek başına bir hotoz biçiminden kişinin zenginliği, medeni durumu veya toplumdaki konumu hakkında kesin hüküm çıkarılamaz.

Osmanlı kadınlarının kullandığı başlık türleri: 

  • Hotoz: Saçın üzerine geçirilen veya saçın biçimlendirilmesiyle oluşturulan, kumaş, mücevher, kurdele, çiçek ve tüylerle süslenebilen bir başlık. Özellikle 18. yüzyıl sonlarından 19. yüzyıl ortalarına uzanan dönemde kadın mezar taşlarında da hotoz biçimli başlık tasvirlerine rastlanır.  Adı bilinen her türün görseli ve ayrıntılı tarifi günümüze ulaşmış değildir. Hotoz adları ile mezar taşı başlıklarının sınıflandırmaları her zaman birebir örtüşmez. Mezar taşlarında saraylı, çimdik ve fesli gibi gruplandırmalar kullanılırken tarihî giyim kaynaklarında başka adlandırmalar da bulunur. Hotoz, 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl ortaları arasında mezar taşı tasvirlerinde özellikle dikkat çeker.
    • Saraylı hotozu: Saray çevresindeki kadınlarla ilişkilendirilen hotoz türüdür. Saraylı kadınların giyim tarzı ve baş süslemeleriyle özdeşleşmiştir. Özellikle 19. yüzyıl İstanbul giyim kültüründe karşımıza çıkar.
    • Kürdî hotoz: Osmanlı kaynaklarında adı geçen hotoz çeşitlerinden biridir. Ancak yalnızca adına bakarak belirli bir etnik topluluğun bütün kadınlarının kullandığı başlık olduğunu söylemek doğru olmaz; biçimini kesinleştirmek için dönemsel tasvirler ve kostüm kaynakları gerekir.
    • Gelin sorguçlu hotoz: Gelin kıyafetiyle bağlantılı, sorguçla süslenen hotoz türüdür. Sorguç; tüy, mücevher veya başka süslerden oluşabilirdi. Gelin başlığının ayrıntıları döneme ve ekonomik imkânlara göre değişirdi.
    • Çimdik hotoz: Adını, çimdiklenmiş veya sıkıştırılmış bir biçime benzetilmesinden alır. Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ndeki ilgili madde, bu türün özellikle İstanbul hanımları arasında kullanıldığını aktarır.
    • Fesli hotoz: Fes biçimindeki bir temel üzerine oluşturulan veya fes görünümü taşıyan hotoz çeşididir. Kadın fesi ile hotozun aynı şey olmadığını, fakat bazı başlıkların biçim ve kullanım bakımından birbirine yaklaşabildiğini unutmamak gerekir.
    • Felek tabancası hotoz: Eski İstanbul kadın giyiminde adı geçen, sıra dışı isimli hotoz türlerinden biridir. Adının tam olarak hangi geometrik biçime karşılık geldiği konusunda güvenilir bir görsel veya ayrıntılı tarif olmadan kesin konuşmamak gerekir.
    • Zeyrek yokuşu hotoz: Eski İstanbul’da kullanılan hotoz adları arasında yer alır. Adlandırmanın tarihsel kaynaklarda geçtiği bilinmekle birlikte, biçiminin ayrıntıları konusunda pek bir bilgi yoktur.
    • Dudu burnu hotoz: İstanbul Ansiklopedisi’nde aktarılan geleneksel hotoz adlarından bir diğeridir. İsmin hangi biçimsel özelliğe işaret ettiği mevcut kısa tanımdan kesin olarak çıkarılamaz.
  • Fes: Silindir biçimli, üstü düz, genellikle püsküllü başlık. II. Mahmud döneminde 1826’dan sonra askerî ve sivil giyimde yaygınlaşmıştır. Kadınlar da fesin üzerine kumaş, örtü ve mücevher ekleyerek farklı biçimlerde kullanmıştır.
  • Arakçın (arakçin) ve terlik: Saçın üzerine giyilen küçük takke veya başlık türleridir. Arakçın, özellikle hafif ve küçük bir başlık olarak karşımıza çıkar. Terlik de Osmanlı kadın giyiminde üst başlığın altında kullanılabilen bir iç başlıktır. Terimlerin kullanımı döneme ve yöreye göre değişebilir.
  • Tepelik: Özellikle Anadolu’daki kadın giyiminde görülen, başın tepe bölümüne yerleştirilen süslü bir parçadır. Gümüş, altın, metal levha veya çeşitli süslemelerle hazırlanabilir; çevresine para dizilen örnekleri de vardır.
  • Taç ve kaşbastı (diadem): Taç, kumaştan ya da metalden yapılabilen, mücevherlerle süslenmiş başlıkları ifade edebilir. Diadem ise alın boyunca uzanan, yarım taç görünümündeki bir süslemeydi. Bunlar özellikle gösterişli saray ve tören kıyafetlerinde karşımıza çıkar.
  • Binofes: Kadınların kullandığı küçük fes biçimli başlıklardan biridir. Kaynaklarda şarap renginde, ön kısmı daha dik ve inci işlemeli örnekleri tarif edilir. Üzerine ince bir örtü de yerleştirilebilirdi.
  • Külah ve üsküf: Külah, konik veya yukarı doğru yükselen biçimlerde yapılabilen bir başlıktı. Üsküf ise özellikle Osmanlı saray, askerî ve tören kıyafetleriyle ilişkilendirilen, biçimi ve süslemesi döneme göre değişen bir başlık türüdür. Her ikisinin de farklı kullanım bağlamları bulunur.

Kadın Ayak Taşı

Dikdörtgen formlu ayak taşı bitkisel tepeliklidir. Tepelik kısmında akantus yaprakları yer almaktadır.

Ayak taşı, mezarın ayak ucuna yerleştirilen taş şahidedir. Baş taşının tamamlayıcısıdır; bazı mezarlarda baş ve ayak taşları birlikte bir bütün oluşturur. Bununla birlikte her mezarda ayak taşı bulunmaz ve her ayak taşı aynı ölçüde süslü değildir.

Akantus, geniş ve derin girintili yapraklara sahip bir bitkidir. Yapraklarının kıvrımlı ve gösterişli biçimi nedeniyle Antik Yunan ve Roma sanatında, özellikle Korint sütun başlıklarında, yaygın biçimde kullanılmıştır. Daha sonraki yüzyıllarda Avrupa ve Osmanlı süsleme sanatlarında da farklı yorumları görülür.

Osmanlı sanatında akantus motifinin özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşması, Batılılaşma dönemiyle birlikte gelişen süsleme anlayışıyla ilişkilidir. Motif; mimaride, çeşmelerde ve mezar taşlarında kullanılmış, 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyılda kadın mezar taşlarının bezemelerinde de öne çıkmıştır.

Akantus yaprakları için doğrudan ve her mezar taşında geçerli tek bir sembolik anlam belirlemek doğru olmaz. Motifin tarih boyunca farklı kültürlerde çeşitli çağrışımları olmuştur; ancak Osmanlı mezar taşında bulunması, mutlaka belirli bir inancı veya kişisel mesajı ifade ettiği anlamına gelmez.

Bu örnekte daha güvenli yorum, akantusun taşın üst bölümünü vurgulayan, biçime hareket ve görsel zenginlik kazandıran bir süsleme unsuru olduğudur. Motifin özel bir anlam taşıyıp taşımadığını değerlendirmek için taşın diğer bezemeleriyle, kitabesiyle ve benzer tarihli eserlerle birlikte incelenmesi gerekir.

Kadın mezar taşlarında hangi motifler kullanılır?

  • Gül ve çiçek motifleri: Gül, lale, mimoza ve çeşitli çiçek dalları mezar taşlarında görülebilir. Çiçekler süsleme sanatının önemli unsurlarıdır; bağlama göre güzellik, bahar ve geçicilik gibi çağrışımlar taşıyabilir. Ancak her çiçeğe tek ve kesin bir anlam yüklenmemelidir.
  • Akantus ve kıvrımlı yapraklar: Özellikle Barok ve Rokoko etkilerinin görüldüğü bezemelerde, kıvrılarak açılan yapraklar ve dal biçimleri kullanılır. Bunlar taş yüzeyinde hareket ve derinlik etkisi yaratır.
  • Takı ve giyimle ilişkili bezemeler: Bazı örneklerde başlık, gerdanlık, para dizisi veya saç örgüsünü andıran tasvirler bulunur. Bu tür ayrıntılar, dönemin kadın giyimi ve süslenme kültürü hakkında bilgi verebilir. Bunların her biri bütün kadın mezar taşlarında görülmez.
  • Kitabeler ve yazı süslemeleri: Taşın üzerinde kişinin adı, aile bağı, ölüm tarihi, dua ve edebî ifadeler bulunabilir. Kitabe, mezar taşını yalnızca sanat tarihi eseri olmaktan çıkarıp kişinin yaşamı ve dönemin dili hakkında bilgi veren tarihî bir belgeye dönüştürür.

Fes

Erkek mezarlarında 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Formu; tepeye doğru daralan silindir şeklinde olup üstünden sarkan bir püskülü bulunur.

Mecidiye Fes

Erkek mezarlarında 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Formu; alt kısımları dar, üst kısımları daha geniştir. Abdülmecid dönemine aittir.

Destarlı Mevlevi Sikkesi

Erkek mezarlarında 18. yüzyıl sonları – 19. yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Tarikat mensupları tarafından kullanılmıştır. Mevlanayı ve Mevleviliği temsil ettiği için sikke-i şerif olarak adlandırılır ve onun altına girenlerin korunduğuna inanılır. Üzerinde yer alan dolama ve destarlı sikke motifleri sayesinde mezar sahibinin öldüğünde tarikatın hangi kademesinde olduğunu anlamak mümkündür.

Dolama Destarlı Başlık

Erkek mezarlarında 19. yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Tarikat mensupları tarafından kullanılmıştır. Sarık türleri sarılış şekilleri ile tarikattaki kişilerin unvanlarını yansıtmaktadır.

Düşey Dilimli Başlık

Erkek mezarlarında 18. yüzyıl başlarına kadar kullanılmıştır. Ulema sınıfı tarafından kullanılmıştır. Sarılan başlığın sivrice tepesi görünür. Sarık dilimleri oldukça iri ve kalındır. Hafif kavisli yukarıdan aşağıya doğru sarılmıştır.

Mücevveze Başlık

?????

Sarıklı Başlık

Erkek mezarlarında 19. yüzyıl başlarına kadar tarikat mensupları tarafından kullanılmıştır. Etrafı yatay dilimler kazıma tekniğiyle yapılmış, üst kısmı dilimli başlıklardır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *