Irgandı Köprüsü
Article Reading Time
![]()
7 April 2026 tarihinde Özgür Gülün updated.
Hoş geldiniz kıymetli misafirler! Bugün Bursa’nın o meşhur, hani üzerinden geçerken kendinizi bir masalın içindeymiş gibi hissettiğiniz, o “inci gerdanlığı” Irgandı Köprüsü’nün hikayesini anlatacağım sizlere. Hazırsanız, Gökdere’nin şırıltısı eşliğinde tarihin derinliklerine, 15. yüzyıla bir yolculuğa çıkalım.
Irgandı Köprüsü, coğrafi olarak Bursa’nın tam kalbinde, şehri ikiye bölen o meşhur Gökdere vadisinin üzerinde mağrur bir şekilde yükselir. Bu köprü sadece bir geçit değil, adeta bir kucaklaşmadır; çünkü Bursa’nın iki ana merkezi olan Osmangazi ve Yıldırım ilçelerini birbirine bağlar.
Köprünün bir ayağı Osmangazi ilçesindeki o tarihi dokusuyla bildiğimiz Kayıhan (Kayhan) Mahallesi’ne basarken, diğer ayağı Yıldırım ilçesinin huzurlu semti Kurtoğlu Mahallesi’ne uzanır. Yani üzerinden geçerken aslında bir mahalleden diğerine değil, bir ilçeden öbürüne, tarihin içinden bir yolculuk yaparsınız.
Konumunu daha iyi netleştirmek gerekirse, bizim Irgandı; meşhur Setbaşı Köprüsü’nün hemen kuzeyinde, Boyacıkulluğu Köprüsü’nün ise güneyinde yer alarak Gökdere üzerindeki o tarihi köprüler zincirinin en değerli halkasını oluşturur. Şehrin en canlı noktalarından olan Atatürk Caddesi üzerinden de bu masalsı yapıya kolayca ulaşıp, o sarı dükkânların arasından Gökdere’nin şırıltısını dinleyebilirsiniz.
Bu köprü öyle sıradan bir geçit değil; Osmanlı’nın tek, dünyanın ise sayılı “arasta” yani çarşılı köprülerinden biridir. Takvimler 1442 yılını, yani Sultan II. Murad dönemini gösterdiğinde, Irgandı Ali oğlu varlıklı bir tüccar olan Hoca Muslihiddin tarafından yaptırılmıştır.
“Irgandı” kelimesi Osmanlıca “sallandı, ırgalandı, yerinden oynadı” anlamlarına gelir. Köprünün adıyla ilgili iki ana rivayet vardır. Tarihçiler der ki; köprüyü yaptıran Hoca Muslihiddin’in babası, “Irgand” denilen bir yerli olduğu için “Ali el-Irgandî” diye anılırdı. Ancak halkın o çok sevdiği, nesilden nesile anlatılan efsane bambaşkadır.
Efsaneye göre, Orhan Gazi Bursa’yı fethettiği günlerde, bir Allah dostu savaşçı (mücahid), bugün köprünün bulunduğu mevkiden geçerken gaipten bir ses işitir. Yer altından bir ses ona şöyle seslenmektedir: “Çıkayım mı? Varayım mı?”. Savaşçı hayretler içinde durumu Orhan Gazi’ye anlatır. Gazi de “Çık bakalım, ne yapabilirsin!” diye buyurunca, savaşçı nida gelen yere elindeki satırı sertçe vurur.
İşte o an olanlar olur! Yer öyle bir sarsılır, öyle bir “ırgalanır” ki sanki koca dünya yerinden oynamıştır. Bu müthiş sarsıntıdan dolayı halk buraya “Irgandı” demeye başlar.
Sarsıntının ardından vurulan o yerden, şelaleler gibi gürleyerek devasa bir hazine fışkırır. Derenin içi pırıl pırıl, üzerlerinde “Kıdafe” (veya Kaydafa) mührü olan altın sikkelerle dolup taşmıştır.
Savaşçı hemen koşup olanı biteni Orhan Gazi’ye anlatır. Koca sultan, “Allah sana nasip etmiş, git Bursa’da hayır işlerine sarf et” diye buyurur. Bunun üzerine o yüce gönüllü zat, altınların vergisini devlet hazinesine verdikten sonra geri kalanıyla Bursa’ya bir “gerdanlık” takmaya karar verir ve işte bugün üzerinde yürüdüğümüz bu muazzam çarşılı köprüyü inşa ettirir.
Irgandı Köprüsü o kadar eşsiz bir yapı ki, asırlar boyunca hem Osmanlı’nın önemli isimlerini hem de dünyaca ünlü gezginleri ve sanatçıları kendine hayran bırakmış. Buyurun, bu tarihi gerdanlıktan kimler geçmiş, kimler bu köprüye dair notlar düşmüş beraber bakalım:
Seyyahların Şahı: Evliya Çelebi Tabii ki listenin başında, 1640 yılında Bursa’yı ziyaret eden meşhur seyyahımız Evliya Çelebi geliyor. Köprünün ihtişamından öyle etkilenmiş ki, üzerinde sağlı sollu 200 kadar hallaç dükkanı olduğunu yazmış (biraz mübalağa etmiş olsa da köprünün o dönemki canlılığını bize çok güzel anlatır). Hatta köprünün iki ucundaki kale kapısı gibi demir kapılardan ve içindeki misafirhanelerden bahsederek burayı “azîm cisirlerden” (büyük köprülerden) biri olarak niteler.
Avrupalı Gezginler ve Sanatçılar 19. yüzyılda köprü, Batılı seyyahların ve ressamların da gözbebeği olmuş.
- Julia Pardoe: 1836 yılında Bursa’ya gelen ünlü İngiliz yazar, köprünün bir gravürünü yayımlamış ve yapıyı o kadar eski bulmuş ki onu bir Roma eseri sanarak tanıtmış.
- Charles Texier: Ünlü Fransız arkeolog ve mimar, 19. yüzyılın ilk yarısında köprünün o meşhur gravürlerini çizerek bu eşsiz yapıyı Avrupa’ya tanıtan isimlerden biri olmuş.
- Reinhold Lubenau: 16. yüzyılın sonunda Bursa’ya gelen Alman gezgin, Irgandı’nın tek kemeri üzerindeki dükkanların dizilişine şahitlik eden ilk yabancılardan biri.
Edebiyatın Romantik İsmi: Pierre Loti; Köprünün hemen başında bulunan ve eski kartpostallarda damında Fransız bayrağıyla görülen Fransız Konsolosluğu binası, meşhur Fransız yazar Pierre Loti tarafından ziyaret edilmiş. Loti’nin o romantik ruhuyla bu köprünün manzarasını seyretmiş.
Devlet Adamları ve Fotoğrafçılar
- Ahmed Cevdet Paşa: Büyük devlet adamı ve tarihçi, 1855 Bursa depreminden sonra bizzat buradaki hasarı kayda geçirmiş, köprünün o dönemki durumuna dair çok kıymetli notlar bırakmış.
- Auguste Léon: 1913 yılında, meşhur “Dünya Arşivi” projesi için köprünün ilk renkli fotoğraflarını çeken kişidir; yani bugün o eski dükkanları kanlı canlı görebiliyorsak onun vizörüne borçluyuz.
Kısacası dostlar, bugün sizinle yürüdüğümüz bu taşlar üzerinde; Evliya Çelebi’nin hayranlığı, Pierre Loti’nin hüznü ve Julia Pardoe’nun şaşkınlığı saklı.
Bu zarif köprü sadece taşlardan değil, şairlerin ruhundan süzülen kelimelerden de örülmüştür. Tarihin tozlu sayfalarına, özellikle Hüseyin Ayvansarayî‘nin Mecmua-i Tevârih adlı eserine baktığımızda, köprünün banisi ve inşa tarihi üzerine yazılmış çok kıymetli manzumelerle (şiirlerle) karşılaşırız.
Bu şiirlerde köprünün sarsılmazlığı ve heybeti şu dizelerle öyle güzel anlatılır ki, adeta köprünün ismindeki o “ırgalanma” (sarsılma) efsanesine nazire yapılır:
“Yer direndi cihan ırgandı bu ırganmadı / Bu bina-ı âliye hiç irmez zevâl”.
Şair burada, dünya sarsılsa da bu yüce yapının asla yok olmayacağını vurgulayarak onu ölümsüzleştirmiştir.
Sadece eski şairler değil, modern edebiyatımızın büyük isimleri de bu köprünün büyüsüne kapılmıştır. Bursa denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu bölgenin o meşhur rüya gibi atmosferini “Bursa’da Zaman” şiirinin ruhuyla özdeşleştirmiş, köprü ve çevresini adeta bir hüznün ve sanatın buluşma noktası olarak görmüştür. Ayrıca ünlü yazarımız Ahmed Haşim, 1928’de yayımlanan Gurebâhâne-i Lâklâkan adlı o meşhur eserinde, köprünün hemen başında bulunan ve dönemin Fransız Konsolosluğu olan o meşhur Türk evinden bahsederek burayı edebiyat tarihimize kazımıştır.
Bugün bile köprünün içinde yürürken kulağınıza çalınan ney sesleri, buranın sadece mimari bir yapı değil, yaşayan bir sanat eseri olduğunu hatırlatır. Bursalılar ve köprü sanatçıları için Irgandı, Bursa’nın o güzel yüzüne takılmış zarif bir “inci gerdanlık” gibidir; bu teşbih bile başlı başına şiirsel bir hayranlığın ifadesidir.
O zamanın ünlü gezgini Evliya Çelebi, 1640’larda burayı ziyaret ettiğinde büyülenmiş, üzerinde sağlı sollu 200 hallaç dükkanı olduğunu yazmış; ama biz sicil kayıtlarından biliyoruz ki aslen karşılıklı 16’şardan toplam 32 dükkan varmış. Düşünsenize, altınızdan Gökdere akıyor, üzerinizde ise ipeklerin, kumaşların satıldığı canlı bir çarşı… Bu köprü; Floransa’daki Ponte Vecchio, Venedik’teki Rialto ve Bulgaristan’daki Osma Köprüsü ile birlikte dünyadaki dört çarşılı köprü örneğinden biridir.
Genelde Batı mimarisi her şeyin öncüsü sanılır ama burada durum biraz farklı. Kayıtlar bize gösteriyor ki Irgandı Köprüsü 1442 yılında inşa edilmiştir. Oysa İtalya’daki çarşılı köprü örneklerinin çoğu 16. ve 17. yüzyıl yapılarıdır. Yani bizim köprümüz, o meşhur İtalyan estetiğinden daha eski bir “çarşılı köprü” geleneğini temsil ediyor.
Şöyle bir baktığınızda hemen fark edeceksiniz; Irgandı Köprüsü, Gökdere vadisinin iki yanındaki kayalıklara oturan tek ve yüksek bir sivri kemerden oluşur.
- Floransa’daki Ponte Vecchio: Arno Nehri üzerinde yükselen bu köprü, üç kemerli bir yapıya sahiptir ve üzerinde her biri farklı renklerde evleri andıran dükkanlar bulunur.
- Venedik’teki Rialto: O meşhur Büyük Kanal’ın üzerinde geniş bir üçgen oluşturan tek kemerli bir yapıdır ve daha çok turistik galerilerle bezelidir.
Bizim Irgandı’mızın bir diğer ünik özelliği ise ayaklarının içidir efendim. Köprü ayaklarının içinde “hücre” dediğimiz tonozlu mekanlar, yani depolar ve hatta ahırlar bulunur; bu, köprünün sadece bir geçit değil, tam teşekküllü bir ticaret merkezi olarak tasarlandığını gösterir.
İtalya’daki dostlarımız biraz daha “lüks” odaklıdır. Ponte Vecchio bugün dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin uğrak noktası olan lüks mağazalarla doludur. Rialto ise devasa turistik bir cazibe merkezidir.
Ancak bizim Irgandı Köprüsü, Osmanlı’nın o samimi “arasta” ruhunu taşır. Zamanında ipek kumaş dokuyan loncanın yönetim merkezi olduğu söylenir; yani burası Bursa ipeğinin kalbinin attığı yerdi. Bugün ise içine girdiğinizde o gösterişten uzak, geleneksel el sanatlarının, ebrucuların ve ney seslerinin olduğu daha “etnik” ve huzurlu bir hava sizi karşılar. Bulgaristan’daki ahşap dükkanlı Osma Köprüsü ile bu yönden benzerlik gösterse de İtalyan benzerlerinden bu samimi dokusuyla ayrılır.
Kısacası, İtalya’dakiler ihtişam ve lüksün köprüsüyse, Irgandı kadim bir zanaatın, tarihin ve Bursa’nın o meşhur ipek yolunun sessiz ama en eski şahididir.
Irgandı’nın kaderi hep neşeli olmamış maalesef. 18. yüzyılda bir sel baskınıyla kısmen yıkılmış, o meşhur 1855 Bursa depreminde ise büyük hasar görmüş. 19. yüzyılın ikinci yarısında çekilen fotoğraflarda, o eski görkemli tonozlu dükkanların yerine evlere benzeyen ahşap yapılar görüyoruz. Ama en büyük acıyı Kurtuluş Savaşı’nda yaşamış; 1922’de işgal kuvvetleri Bursa’dan çekilirken bu güzelim eseri dinamitlerle patlatıp yıkmışlar.
Uzun yıllar dükkansız, sadece betonarme bir geçit olarak kalan köprü, 1988 yılında başlayan girişimler ve 2004 yılında tamamlanan büyük bir restorasyonla bugünkü sarı boyalı, sevimli dükkanlı haline kavuştu. Bugün içine girdiğinizde; hattatların, ebru sanatçılarının, ney üfleyen ustaların ve el emeği göz nuru döken zanaatkarların o huzurlu dünyası karşılar sizi.
Bursa’ya gelip de bu tarihi çarşının havasını teneffüs etmeden, o masalsı atmosferde bir kahve içmeden dönmek olmaz efendim. Şimdi dilerseniz dükkanların arasına karışıp bu yaşayan tarihin tadını çıkaralım!

