Yerebatan Sarnıcı
Makale Okuma Süresi
13 Şubat 2026 tarihinde Özgür Gülün tarafından güncellendi.
Hoş geldiniz kıymetli misafirler, bugün sizi şehrin gürültüsünden uzaklaştırıp yerin 52 basamak altına, bin beş yüz yıllık bir sessizliğin ve ihtişamın içine davet ediyorum.
Burası, Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 6. yüzyılda (527-565), o dönem idare merkezi olan Büyük Saray ve çevresindeki binalara su sağlamak amacıyla kentin anıtsal merkezinde inşa edilmiştir. Halk arasında, suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görünen mermer sütunlar sebebiyle “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilse de tarihteki asıl adı Bazilika Sarnıcı’dır. Yaklaşık 10 bin metrekarelik devasa bir alanı kaplayan bu yapı, tam 80 bin ton su depolama kapasitesiyle şehrin en büyük kapalı sarnıcı olma özelliğini taşır.
Sarnıcın içine adım attığımızda bizi, her biri 9 metre yüksekliğinde tam 336 görkemli sütun selamlar. Bu sütunların büyük bir kısmı antik yapılardan getirilmiş “devşirme” malzemelerdir; bu yüzden kimi Korint üslubunda bezemeliyken kimi ise sadeliğiyle dikkat çeker. Özellikle “Gözyaşı Sütunu” olarak bilinen, üzeri tavus kuşu gözü ve yaprak oymalarıyla bezeli sütunun, inşaatta çalışan ve hayatını kaybeden 7 bin kölenin anısına dikildiği rivayet edilir. Sarnıcın 4.80 metre kalınlığındaki tuğla duvarları ve zemini, su sızdırmazlığını sağlamak amacıyla özel bir “Horasan” harcıyla sıvanmıştır.
Horasan harcı, aslında kireçten yapılan ve içeriğindeki özel bileşenler sayesinde yapıyı adeta bir zırh gibi sararak su geçirmez (impermeable) hale getiren mucizevi bir malzemedir.
Düşünün ki, o dönemde ne bugünkü modern betonlar ne de yalıtım malzemeleri vardı; ancak Romalı mühendislerin kullandığı bu “Horasan lime” (Horasan kireci) bazlı harç, sarnıcı binlerce yıl boyunca koruyacak bir teknoloji sunuyordu. Bugün sarnıcın içinde hâlâ su birikebiliyorsa ve biz bu mistik atmosferi soluyabiliyorsak, bunu o dönemdeki ustalığa ve bu güçlü harcın sızdırmazlık yeteneğine borçluyuz.
Kıymetli dostlar, sarnıcın bu loş ve mistik havasında yankılanan su damlalarının sesine kulak verin; çünkü o ses, yüzlerce kilometre öteden, Trakya’nın gür balkanlarından ve Belgrad Ormanları’nın serinliğinden kopup gelen kadim bir hikâyeyi anlatıyor. Bugün sizlere, bu devasa su sarayını besleyen iki ana damardan, yani Hadrianus ve Valens su yollarından bahsedeceğim.
Hikâyemiz, henüz İstanbul “Konstantinopolis” olmadan, bir Roma kasabasıyken başlıyor. 2. yüzyılda İmparator Hadrianus, şehrin su ihtiyacını karşılamak için Belgrad Ormanları’ndan uzanan bir hat inşa ettiriyor. Bu hat, yüzyıllar boyunca Büyük Saray’ı, Zeuxippos Banyoları’nı ve halkın kullanımına sunulan hamamları besleyen ana can damarı oluyor. Yazılı kaynaklara baktığımızda, şu an içinde bulunduğumuz Yerebatan Sarnıcı’nın da aslında bu Hadrianus İsale Hattı’ndan beslendiğini görüyoruz. Yeni mühendislik araştırmaları, bu hattın şehre sanılandan daha yüksek bir kotta ulaştığını ve sarnıcın güneydoğu ucundan içeri akarak burayı doldurduğunu gösteriyor.
Ancak dostlarım, şehir büyüyüp Roma İmparatorluğu’nun başkenti olunca, nüfus o kadar artıyor ki mevcut su yetmemeye başlıyor. Şehri “susuzluktan kıvranan süslü bir kadına” benzettikleri o dönemde, İmparator Valens kolları sıvıyor. İşte o meşhur Valens (Bozdoğan) Su Yolu böyle doğuyor. 4. yüzyılda tamamlanan bu devasa sistem, antik dünyanın en kapsamlı hidrolik mühendislik projelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Düşünün ki bu hat, Trakya’nın derinliklerinden, Ergene ve Binkılıç gibi uzak kaynaklardan suyu topluyor. Yapılan son ölçümler, bu kanalların ve kemerlerin toplam uzunluğunun 426 kilometreyi, hatta kimi tahminlere göre 564 kilometreyi bulduğunu gösteriyor. Şehrin içindeki o görkemli Bozdoğan Kemeri, işte bu hattın tepeler arasındaki vadileri aşmasını sağlayan sessiz bir devdir. Valens hattı, daha çok şehrin yüksek kesimlerindeki açık hava sarnıçlarını beslerken, Hadrianus hattı saray bölgesine ve bizim bu gizemli “Yerebatan Sarayı”mıza hayat vermeye devam etmiştir.
Bu iki muazzam mühendislik harikası sayesinde, kente varan su, bazen doğrudan kanallarla devlet kurumlarına ve hamamlara dağıtılmış, bazen de kuşatma ve kuraklık zamanları için burada gördüğünüz sarnıçlarda, yani adeta birer “yeraltı deryasında” depolanmıştır.
Şimdi gelin, bu uçsuz bucaksız yollardan süzülüp gelen suyun üzerinde yükselen sütunlarımıza doğru yürüyüşümüze devam edelim; sırlar henüz bitmedi.
İstanbul 1453 yılında fethedildikten sonra, sarnıç bir müddet daha Topkapı Sarayı’nın bahçelerini sulamak için kullanılmıştır. Ancak Osmanlılar akan suyu tercih ettikleri için bölgede konutlaşma arttıkça bu dev yapı adeta unutulmuş, ta ki 1544-1555 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Petrus Gyllius burayı yeniden fark edene kadar. Gyllius, mahalle sakinlerinin evlerinin tabanındaki deliklerden kova sarkıtıp su çektiklerini, hatta sarnıç içinde sandal gezdirip balık avladıklarını anlatarak bu gizemli dünyayı Batı’ya tanıtmıştır.
Osmanlı döneminde Sultan III. Ahmet ve II. Abdülhamid gibi padişahlar tarafından titizlikle onarılan sarnıç, modern dönemde de pek çok restorasyon görmüştür. 1985-1987 yılları arasındaki büyük temizlik çalışmaları sırasında, sarnıcın kuzeybatı ucunda bugün en büyük ilgi odağı olan Medusa başları keşfedilmiştir. Roma heykel sanatının eşsiz örnekleri olan bu devasa başlardan birinin ters, diğerinin ise yan durması, bakanları taşa çevirdiğine inanılan bu mitolojik canavarın etkisini kırmak için yapılmış bir tılsım olarak kabul edilir.
Sevgili dostlar, sarnıç en son 2022 yılında tamamlanan, tarihinin en kapsamlı restorasyonuyla geleceğe hazırlanmıştır. İBB Miras ekiplerinin yürüttüğü bu titiz çalışma ile yapının 1500 yıllık orijinal tuğla döşemeleri üzerindeki beton tabaka temizlenerek gün yüzüne çıkarılmış, yapı depreme karşı paslanmaz çelik gergilerle güçlendirilmiştir. Bugün Yerebatan Sarnıcı, sadece tarihi bir miras değil; aynı zamanda çağdaş sanat sergilerine, konserlere ve “Night Shift” gibi mistik etkinliklere ev sahipliği yapan yaşayan bir kültür merkezidir.
Hazırsanız, suyun yansımaları arasında tarihin bu derin hafızasına doğru yürüyüşümüze devam edelim.
Şimdi size, sarnıcın o loş ışıkları altında yankılanan bir modern zaman efsanesinden, Dan Brown’ın meşhur romanı Cehennem’den (Inferno) bahsetmek istiyorum.
Dünya çapında satış rekorları kıran bu romanda Yerebatan Sarnıcı, hikâyenin düğümünün çözüldüğü ve heyecanın doruğa ulaştığı o en kritik mekân olarak tasvir edilir. Romanın 369. sayfasından itibaren başlayan İstanbul macerasında, başkahraman Robert Langdon aradığı tüm hayati soruların yanıtlarını nihayet bu devasa yeraltı su mahzeninde bulur. Brown, sarnıcı sadece tarihi bir yapı olarak değil, uluslararası gizli bir teşkilatın dünya nüfusunu tehdit eden biyolojik bir terör eylemini başlatmak için seçtiği en stratejik nokta olarak kurgular.
Yazarın kaleminde İstanbul ve sarnıç, “Doğu ile Batı’nın karşılaştığı yer” ve “dünyadaki bütün yolların tek kesişme noktası” olarak betimlenir; bu yüzden de küresel bir felaketin merkezi olarak seçilmiştir. Romanın atmosferinde sarnıç, İtalyan şair Dante Alighieri’nin İlahi Komedya’sındaki o ürpertici cehennem imgesiyle birleşir; suyun içinden yükselen sütunlar ve loş ışıklar, okuyucuya adeta Dante’nin cehennemini anımsatan mistik ve gerilim dolu bir görsel şölen sunar.
Hatta sarnıcın bu popülerliği o kadar büyüktür ki, Dan Brown romanındaki gizemi kurgularken bu muazzam yapının sunduğu mistisizmden ve tarihsel derinlikten ilham almıştır. Bugün sarnıcın 1500 yıllık sütunları arasında yürürken, sadece Roma ve Osmanlı’nın izlerini değil, Langdon’ın adımlarını ve o büyük şifrenin yankılarını da hissedebilirsiniz.
Şimdi gelin, bu edebi efsanenin izinde, sarnıcın karanlık köşelerinde saklı gerçek şifreleri, yani Medusa’ları keşfetmek için biraz daha derine inelim.
Kıymetli dostlar, sarnıcın en derin ve en loş köşesine, yani sarnıcın kuzeybatı ucuna doğru ilerlediğimizde, suyun içinden yükselen iki devasa ve gizemli simayla karşılaşırız. Bunlar, Roma heykel sanatının eşsiz örnekleri kabul edilen o meşhur Medusa başlarıdır.
Dikkatle bakarsanız, bu başlardan birinin tam ters (baş aşağı), diğerinin ise yan (yatay) olarak yerleştirildiğini göreceksiniz. 1500 yıldır bu suların koruyucusu gibi duran bu başların neden böyle alışılmışın dışında durduğuna dair pek çok rivayet ve teori mevcut:
- Bakışın Tılsımını Kırmak: En yaygın ve mistik inanışa göre, Medusa kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahip bir canavardır. Bu yüzden, başların ters ve yan yerleştirilmesinin, onun bu korkunç yeteneğini ve tılsımlı bakışlarını etkisiz hale getirmek için yapıldığına inanılır. Yani bu bir nevi antik bir “önlem”dir.
- Hristiyanlığın Zaferi: Bir başka görüşe göre, bu antik Yunan kalıntıları pagan inanışını temsil ediyordu. Hristiyanlık döneminde inşa edilen bu sarnıca onları ters yerleştirmek, yeni inancın eskisini alt ettiğini gösteren sembolik bir meydan okuma olabilir.
- Suyun Muhafızı: Bazı teorisyenler ise bu başların sarnıca özel olarak, suyu koruması, temiz ve güvenli tutması için bir nevi kutsal koruyucu olarak yerleştirildiğini savunur.
- Mühendislik ve Pratiklik: Daha rasyonel bir bakış açısı ise bu başların aslında başka antik yapılardan getirilmiş “devşirme” malzemeler olduğunu söyler. Sarnıcı inşa eden ustaların, devasa sütunları destekleyecek uygun boyutta bloklara ihtiyaç duydukları için bu heykelleri kaide olarak kullandıkları, duruş biçimlerinin ise sadece sütun boyunu ayarlamakla ilgili pratik bir tercih olduğu da ihtimaller arasındadır.
- Sır ve Gizem Katmak: Kimilerine göre ise bu yerleşim biçimi tamamen sarnıcın atmosferine ürkütücü bir hava ve derin bir gizem katmak amacıyla bilinçli olarak seçilmiştir.
Sevgili konuklar, bu başlar belki de sadece unutulmuş bir Roma binasından, belki de Çemberlitaş’tan buraya taşınarak yeniden işlevlendirilmiş sessiz tanıklardır. Gerçek sebep hangisi olursa olsun, Medusa’nın bu alışılmadık duruşu, sarnıcın ruhuna o benzersiz ve mistik dokuyu katmaya devam ediyor.
Şimdi, bu taşa dönmüş bakışların arasından geçip suyun fısıltısını dinlemeye devam edelim.
Hikâyemiz, 1453 fethinden kısa bir süre sonra, 1456 yılında Venedik’ten gelen bir heyetin Fatih Sultan Mehmet ile görüşme talebiyle başlıyor. Venedikli delegeler, sarnıcın derinliklerinde saklı çok özel bir “hazine” olduğunu ve bu hazinenin yerini sadece padişahın bilmesi gerektiğini iddia ediyorlar. Ancak yapılan görüşmede bu hazinenin altın ya da mücevher değil, aslında bir lahit ve onun içindeki “ölü bir beden” olduğu anlaşılıyor. Venedikliler, bu lahit ve içindeki bedeni alabilmek karşılığında Sultan’a dilediği her şeyi vermeyi teklif etseler de Fatih Sultan Mehmet bu gizemli teklifi reddediyor.
Aradan yüzyıllar geçiyor ve sırlar sarnıcın karanlık sularına gömülüyor, ta ki Sultan II. Abdülhamid dönemine kadar. Meseleye büyük ilgi duyan Abdülhamid Han, sarnıcın dehlizlerini (katakomplarını) araştırmak üzere özel bir ekip görevlendiriyor. Yapılan titiz çalışmalar sonucunda, sarnıcın derinliklerinde o efsanevi lahit nihayet gün yüzüne çıkarılıyor. Başta koruma amacıyla kapağının açılmaması kararlaştırılsa da bir çocuğun merakına yenik düşüp lahiti açtığı rivayet ediliyor.
Lahitin içinde görülen manzara ise tam anlamıyla dehşet vericidir; kapağın altında başı insana benzeyen ancak vücudu bir yılan gibi kıvrılan tuhaf bir yaratığın mumyası durmaktadır. Olayı gören çocuk, gördüğü bu mistik varlık karşısında dehşete kapılarak “Şahmeran’ı gördüm!” diye haykırıyor. Bu gizemli buluntu, sarnıçtan çıkarılarak kısa bir süreliğine halka gösterilmek üzere Fatih Camii’nin avlusuna taşınıyor.
Hatta o dönemde bu yaratığın fotoğraflarının çekilip gazetelere dağıtıldığı söylense de ne hikmetse o güne ait hiçbir gazete kaydına ulaşılamamıştır. Rivayet odur ki, aslında gizli bir tarikata üye olan Venedik heyeti, bu sarsıcı gerçeğin üzerini örtmek için tüm izleri tarihin karanlığına gömmüştür. Bugün hâlâ sarnıcın nemli duvarları arasında, bu yılan başlı yaratığın ve kaybolan fotoğrafların gizemi yankılanmaya devam ediyor.

