About South Korea

Kore’nin Kısa Tarihi

Makale Okuma Süresi

16664
Kelime Sayısı
56 min
Okuma Süresi

16 February 2026 tarihinde Özgür Gülün tarafından güncellendi.

Size “Sabah Sakinliği Ülkesi”nin kadim köklerinden bugünün parıldayan gökdelenlerine uzanan hikayesini, kaynaklarımızın ışığında kronolojik bir sırayla anlatacağım.

1. Gojoseon: Kore Tarihinin Efsanevi Başlangıcı

Yolculuğumuz, yaklaşık yarım milyon yıl önce Paleolitik insanların bu topraklarda alet yapmaya başlamasıyla start alıyor. Ancak asıl yerleşik hayatın ve seramik kültürünün izlerini M.Ö. 8.000’lerde, Neolitik dönemde görmeye başlıyoruz. Efsaneye göre M.Ö. 2.333 yılında göklerden gelen Dangun, ilk Kore krallığı olan Gojoseon’u kurmuştur. Her ne kadar bu tarih bir efsaneye dayansa da, Gojoseon’un M.Ö. 4. yüzyılda Çin kaynaklarında adı geçen merkezi bir krallığa dönüştüğü gerçektir. Ne yazık ki bu ilk krallık, M.Ö. 108’de Çin’in Han Hanedanlığı tarafından yıkılmıştır.

2. Üç Krallık Dönemi

Gojoseon’un yıkılmasından sonra yarımada, “Proto-Üç Krallık” denilen bir kargaşa döneminden geçerek üç büyük güce bölündü: Kuzeyde mağrur Goguryeo, güneybatıda denizci Baekje ve güneydoğuda başlangıçta zayıf görünen ama hayatta kalma ustası olan Silla.

2A. Goguryeo Krallığı

Goguryeo’nun hikayesi, geleneksel kayıtlara göre M.Ö. 37 yılında, efsanevi lider Jumong (Kral Dongmyeongseong) tarafından başlatıldı. Gojoseon’un yıkılmasından sonra ortaya çıkan bu krallık, Kuzey Kore ve güney Mançurya’nın sarp dağlarında kök saldı. Çin kaynaklarında daha eski izlerine rastlansa da Goguryeo asıl gücünü Buyeo krallığının küllerinden ve geleneklerinden aldı.

Buyeo, yaklaşık olarak M.Ö. 2. yüzyıldan M.S. 494 yılına kadar hüküm sürmüş, bugün Kuzey Kore ve güney Mançurya topraklarında yer alan çok önemli bir kadim devlettir. Gojoseon’un yıkılışının ardından tarih sahnesine çıkan bu krallık, aslında Kore’nin o meşhur Üç Krallık dönemindeki dev güçlerin de kültürel ve soyal genlerini taşıyan bir isim babasıdır.

Kore tarihinin en büyük aktörlerinden hem Goguryeo hem de Baekje, köklerinin bu bilge krallığa dayandığını gururla savunmuşlardır. Hatta öyle ki, Baekje krallığı 538 yılında kendine yeni bir kimlik ararken ismini resmen “Nambuyeo” yani Güney Buyeo olarak değiştirmiştir.

Buyeo’nun hikayesi zamanla farklı kollara ayrılmıştır; ana krallığın dışında Bukbuyeo (Kuzey Buyeo), Dongbuyeo (Doğu Buyeo) ve bizzat Goguryeo’nun doğum yeri kabul edilen Jolbon Buyeo gibi isimlerle de karşılaşırız. Ancak her büyük hikaye gibi bunun da bir sonu vardı; 494 yılına gelindiğinde, Buyeo’nun son kalıntıları kendi soyundan gelen ve giderek devleşen Goguryeo tarafından tamamen absorbe edilerek tarih sahnesinden çekilmiştir.

Kısacası, Buyeo olmasaydı bugün bildiğimiz o görkemli Kore hanedanlıklarının hikayesi çok eksik kalırdı.

Goguryeo denince akla gelen en büyük isim şüphesiz Büyük Gwanggaeto’dur. O ve oğlu Kral Jangsu, krallığı tam bir imparatorluğa dönüştürdüler. Bu dönemde Goguryeo:

  • Kuzeyde neredeyse tüm Mançurya’yı ve bugünkü Rusya’nın bazı bölgelerini kontrol altına aldı.
  • Güneyde ise ezeli rakibi Baekje’den bugün Seul olarak bildiğimiz bölgeyi söküp alarak hakimiyet alanını genişletti.
  • Kral Jangsu’nun 79 yıllık uzun saltanatı, krallığın siyasi ve ekonomik kurumlarının mükemmelleştiği bir istikrar dönemi oldu.

Goguryeo sadece kılıç sallayanların diyarı değildi. Kültürel anlamda da yarımadaya öncülük ettiler. Örneğin, M.S. 372 yılında Kral Sosurim döneminde Budizm’i devlet dini olarak kabul eden ilk Kore krallığı oldular. Ayrıca, Orta Asya’daki Semerkand’a kadar elçiler gönderen, uluslararası arenada saygı gören bir diplomasi ağına sahiptiler.

2Aa. Devlere Karşı Direniş (Sui ve Tang Savaşları)

Goguryeo, tarih sahnesindeki en militarist ve dayanıklı devletlerden biriydi. Çin’in devasa hanedanlıklarına karşı verdikleri mücadeleler dilden dile anlatılır:

Sui Hanedanlığı’na karşı 612 yılında kazanılan Salsu Savaşı, tarihin en büyük askeri zaferlerinden biridir. 1 milyondan fazla olduğu söylenen Sui ordusuna karşı General Eulji Mundeok’un dâhice taktikleriyle kazanılan bu zafer, Sui Hanedanlığı’nın çöküşünü hızlandırmıştır.

2Ab. Sui Hanedanlığı:

Sui Hanedanlığı, 3. yüzyıldan beri siyasi olarak paramparça olan ve birçok devlete bölünen Çin’i, 6. yüzyılın sonunda yeniden tek bir çatı altında birleştirmeyi başaran güçtür. Ancak bu hırslı hanedanlık, birliği sağladıktan kısa bir süre sonra gözünü Kore Yarımadası’nın kuzeyindeki mağrur krallık Goguryeo’ya dikti.

Hikaye aslında bir “misilleme” savaşıyla başlıyor; Goguryeo’nun 598 yılında başlattığı bir saldırı üzerine Sui İmparatoru Wen Ti, büyük bir orduyla Kore’ye doğru yola çıksa da başarısız olup geri dönmek zorunda kaldı. Fakat asıl büyük fırtına bir sonraki imparator olan Yang Ti döneminde koptu. İmparator Yang Ti, 612 yılında tarihte eşine az rastlanır büyüklükte, geleneksel kayıtlara göre 1 milyondan fazla askerden oluşan devasa bir orduyla Goguryeo’yu istilaya kalkıştı.

Goguryeo’nun zeki generali Eulji Mundeok, bu devasa gücü bir tuzağa çekerek Salsu (bugünkü Chongchon) Nehri kıyısında Sui ordusunu tam anlamıyla darmadağın etti. Söylenenlere göre Yalu Nehri’ni geçen 300.000 Sui askerinden sadece 2.700’ü canını kurtarıp kaçabildi. Bu büyük mağlubiyet, Sui Hanedanlığı için sonun başlangıcı oldu. Goguryeo’ya karşı yürütülen bu agresif savaşlar, hanedanlığın enerjisini ve insan gücünü tamamen tüketince, Sui Hanedanlığı 618 yılında yıkılarak tarihin tozlu sayfalarına karıştı.

Kısacası Sui Hanedanlığı, Çin’i birleştiren ama Kore’nin sert kayasına çarparak kendi sonunu hazırlayan kısa ömürlü ve savaşçı bir imparatorluktu.

Daha sonra gelen Tang Hanedanlığı’nın saldırılarına karşı da uzun süre direndiler. Hatta güçlü general Yeon Kaesomun liderliğinde Tang İmparatoru Taizong’u bile geri çekilmek zorunda bıraktılar.

2Ac.Tang Hanedanlığı:

Tang Hanedanlığı, 7. yüzyılda Çin’i yöneten, sanatı, kültürü ve askeri gücüyle o dönemin dünyadaki en büyük güçlerinden biri kabul edilen bir imparatorluktur. Ancak onlar için Kore Yarımadası, özellikle de kuzeydeki mağrur Goguryeo, aşılması gereken en zorlu ve prestijli bir engeldi.

Hikayemiz şöyle gelişiyor: Tang İmparatoru Taizong bizzat Goguryeo üzerine devasa seferler düzenlese de Korelilerin çelik gibi savunmasını aşamayarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu noktada Tang, strateji değiştirerek yarımadanın güneydoğusundaki stratejik hamlelerin ustası Silla Krallığı ile tarihi bir ittifak kurmaya karar verdi. Bu “Silla-Tang İttifakı”, önce 660 yılında Baekje’yi, ardından 668 yılında o zamana kadar tek başına kimsenin dize getiremediği Goguryeo’yu yıkarak yarımadanın kaderini sonsuza dek değiştirdi.

Ancak her büyük ittifak gibi bu hikayede de bir yol ayrımı yaşandı; zaferin ardından Tang, bu topraklarda kalıcı olmak ve yarımadayı doğrudan kendi askeri yönetimi altına almak istedi. Bu durum eski müttefiki Silla’nın hiç hoşuna gitmedi ve eski dostlar arasında amansız bir hakimiyet savaşı başladı. Silla, eski düşmanları olan Goguryeo ve Baekje halkının direniş güçlerini de yanına çekerek büyük bir kararlılık gösterdi ve 676 yılına gelindiğinde Tang ordularını yarımadadan tamamen kovmayı başardı.

Tang Hanedanlığı sadece savaşlarla değil, bıraktığı kültürel mirasla da Kore’nin DNA’sına işledi. Örneğin yüzyıllar sonra kurulan Goryeo Hanedanlığı, bugün bile modern eğitimin temellerinden sayılan devlet memuru seçme sınavlarını (kwagŏ) bizzat Tang sistemini model alarak oluşturmuştur. Kısacası Tang, Kore tarihinde hem korkulan bir istilacı hem kader ortağı bir müttefik hem de yüzyıllarca sürecek kültürel bir rehber olarak karşımıza çıkan en önemli aktörlerden biridir

Goguryeo yıkılsa da ruhu yaşamaya devam etti. Sadece 30 yıl sonra eski bir Goguryeo generali olan Dae Jo-yeong, kuzeyde Balhae krallığını kurarak bu mirası devraldı. Daha da önemlisi, yüzyıllar sonra yarımadayı birleştiren Goryeo hanedanlığı, ismini doğrudan Goguryeo’dan aldı ve kendisini bu kadim savaşçı devletin meşru halefi olarak gördü.

Bugün dünyada “Korea” denince akla gelen isim, işte bu dağların mağrur savaşçılarından, yani Goguryeo’dan bize yadigardır.

2Ad. Balhae Krallığı:

Goguryeo’nun 668’deki hüzünlü yıkılışından sadece 30 yıl sonra, 698 yılında eski bir Goguryeo generali olan Dae Jo-yeong sahneye çıkarak bu kadim toprakları yeniden ayağa kaldırmıştır. Balhae, bugün Kuzey Kore, kuzey Mançurya ve hatta Rusya’nın bazı bölgelerini kapsayan devasa bir coğrafyada hüküm sürmüştür. Bu dönemde güneyde Silla, kuzeyde ise Balhae’nin varlığıyla Kore tarihinde “Kuzey ve Güney Devletleri Dönemi” olarak bilinen o meşhur çift kutuplu ama görkemli süreç yaşanmıştır.

Balhae o kadar gelişmiş ve müreffeh bir devletti ki, komşuları ona “Doğu’nun Müreffeh Ülkesi” ismini takmıştı. Yönetim yapısında devrin süper gücü olan Çin’deki Tang Hanedanlığı’nın sistemlerini örnek almış, sanat ve kültürde büyük bir seviyeye ulaşmışlardı. Ancak ne yazık ki bu ihtişam, 926 yılında Moğolistan kökenli Kitanlar tarafından yönetilen Liao Hanedanlığı’nın saldırılarıyla son bulmuştur.

Fakat bir krallığın yıkılması bir halkın yok olması demek değildi. Balhae’nin son veliaht prensi ve on binlerce hane, o sırada güneyde yükselen Goryeo Krallığı’na sığınmışlardır. Goryeo’nun kurucusu Kral Wang Kon, Balhae halkını “akraba ülke” olarak görüp kucak açmış, hatta veliaht prensi kendi hanedan kütüğüne dahil etmiştir. İşte tarihçiler, Goguryeo’nun bu iki mirasçısının birleştiği bu anı “gerçek ulusal birleşme” olarak kabul ederler,.

İlginç bir detay daha paylaşayım; yüzyıllar sonra kurulan Cürcen (Jin) Hanedanlığı bile kökenlerini gururla Balhae halkına dayandırmıştır. Bugün Balhae’den kalan yazılı kaynaklar çok az olsa da, onların savaşçı ve medeni mirası Kore kimliğinin en derin köklerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor.

2Ae.Cürcen (Jin) Hanedanlığı:

Goryeo’nun hem “evladı” hem de dişli rakibi olan Cürcen (Jin) Hanedanlığı’na bir göz atalım isterseniz.

Cürcenler, aslında Amnok (Yalu) Nehri civarında yaşayan ve uzun süre Goryeo’ya vergi ödeyen yarı göçebe kabilelerdi. Başlarda Goryeo’nun üstünlüğünü kabul ediyor, hatta Goryeo’ya bağlılık yeminleri ediyorlardı. Ancak 12. yüzyılın başlarında, Wanyan klanından Aguda isimli hırslı bir lider sahneye çıktı ve bu dağınık kabileleri tek bir bayrak altında birleştirerek 1.115 yılında Jin Hanedanlığı’nı kurdu.

Jin Hanedanlığı o kadar hızlı güçlendi ki, sadece on yıl içinde o dönemin dev gücü olan Kitanların Liao Hanedanlığı’nı yıktılar (1.125) ve hatta Çin’in kadim Song Hanedanlığı’nın başkentini ele geçirdiler (1.127). Bu başarılarıyla bir anda Doğu Asya’nın en korkulan gücü haline geldiler.

Jin Hanedanlığı kurulduğunda, Cürcenler Goryeo’yu “ebeveyn ülke” veya “anne-baba ülke” olarak nitelendiriyorlardı. Bunun sebebi, hem Goryeo’nun onlara geçmişte kültürel bir rehberlik yapması hem de Balhae halkıyla ortak kökenlere sahip olduklarına inanmalarıydı. Ancak güç dengeleri değiştikçe işler biraz ciddileşti. Goryeo, General Yun Kwan önderliğinde Cürcenlere karşı “Byeolmuban” (Özel Savaş Ordusu) adında elit bir süvari birliği kurup onlarla savaştı ve kuzeyde “Dokuz Kale”yi inşa etti.

Fakat Jin’in durdurulamaz yükselişi karşısında Goryeo, büyük bir yıkımdan kaçınmak için 1126 yılında diplomatik bir manevra yaptı ve Jin Hanedanlığı’nın üstünlüğünü (vassallığını) kabul etti. Yine de ilginçtir ki, Goryeo kralları kendi ülkeleri içinde “Göklerin Oğlu” unvanını kullanmaya devam ederek bağımsız ruhlarını korudular.

Kısacası Jin Hanedanlığı; Kore’nin kuzey komşusu olarak başlayan, Goryeo’yu “ebeveyn” görüp sonra ona kafa tutan ve sonunda Çin’in büyük bir kısmına hükmeden savaşçı bir imparatorluktur. Bu sert ama saygılı komşunun hikayesi, Kore’nin diplomasi tarihindeki en ince denge oyunlarından biridir.

2Af. Kitanlar:

Kitanlar, Goryeo döneminde Kore’nin kuzey komşusu olan ve bölgedeki güç dengelerini sarsan, Moğolistan kökenli göçebe ve savaşçı bir halktır. Tarih sahnesindeki en büyük “gürültülerini” ise 926 yılında, “Doğu’nun Müreffeh Ülkesi” Balhae’yi yıkarak kopardılar.

Biliyorsunuz, Goryeo’nun kurucusu Kral Wang Kon, Balhae’yi “akraba ülke” olarak görüyordu. Kitanlar Balhae’yi yıkınca, Wang Kon onlara karşı büyük bir nefret beslemeye başladı. Hatta Kitanlar barış eli uzatıp hediye olarak 50 deve gönderdiğinde, Wang Kon develeri bir köprü (Manbu Köprüsü) altında açlıktan ölmeye terk etti ve elçileri sürgüne gönderdi. Bu olay, iki güç arasındaki asırlık rekabetin fitilini ateşleyen en meşhur kıvılcımdır.

Kitanlar (Liao Hanedanlığı), o dönemin dünyasında kendilerini Çin’in kadim Song Hanedanlığı’na rakip bir imparatorluk olarak görüyorlardı. Goryeo’nun Song ile yakınlaşmasını kendilerine bir tehdit olarak gördükleri için yarımadaya üç büyük istila düzenlediler:

  • Birinci İstila (993): Kitanlar büyük bir güçle geldi ancak savaş meydanından ziyade diplomasi masasında kaybettiler. Goryeo’nun zeki diplomatı Seo Hui, Kitan komutanını “asıl mirasçının Goryeo olduğu” konusunda ikna ederek, tek bir kılıç çekmeden Yalu Nehri’nin doğusundaki stratejik toprakları Goryeo’ya kazandırdı.
  • İkinci İstila (1.010): Bu sefer İmparator Shengzong bizzat 400.000 kişilik devasa bir orduyla geldi. Başkent Kaesong’u yakıp yıksalar da Goryeo halkının direnişi ve lojistik sorunlar nedeniyle perişan bir halde geri dönmek zorunda kaldılar.
  • Üçüncü İstila ve Kuju Zaferi (1.018): Kitanların son büyük hamlesiydi. 100.000 kişilik Kitan ordusuna karşı, efsanevi general Kang Kam-ch’an sahneye çıktı. Kuju (Kuju Daecheop) savaşında Kitan ordusu tam anlamıyla imha edildi. Söylenene göre koca ordudan sadece birkaç bin kişi canını kurtarabildi.

Bu ağır mağlubiyetten sonra Kitanlar bir daha Goryeo’ya saldırmaya cesaret edemediler ve bölgede Goryeo, Liao ve Song arasında hassas bir denge dönemi başladı. Ancak her imparatorluk gibi onların da sonu yaklaşıyordu. Kitanların kurduğu Liao Hanedanlığı, 1.125 yılında daha önce bahsettiğimiz o yükselen güç, Cürcenler (Jin Hanedanlığı) tarafından yıkılarak tarihin tozlu sayfalarına karıştı.

2Ag. Goguryeo Handenalığı’nda Din ve İnanç

Goguryeo, manevi dünyada Kore Yarımadası için bir öncüydü. Tarihler M.S. 372 yılını gösterdiğinde, Kral Sosurim döneminde Budizm’i devlet dini olarak kabul ederek bu kadim öğretinin yarımadadaki ilk durağı oldular. Ancak Budizm gelmeden önce halk, doğaya ve atalarına derin bir saygı duyan şamanistik köklere sahipti. Budizm ile birlikte bu kadim inançlar harmanlandı ve krallığın merkezi otoritesini güçlendiren muazzam bir manevi harç oluştu.

2Ah. Goguryeo Handenalığı’nda Sanat ve Mimari

Goguryeo sanatı dendiğinde, bugün bile görenleri büyüleyen o devasa mezar odalarındaki duvar resimlerinden (murals) bahsetmeden geçemeyiz. Bu resimler sadece birer süsleme değil; o dönemin kıyafetlerini, av sahnelerini, danslarını ve mitolojisini günümüze taşıyan birer zaman makinesidir.

Size çok ilginç bir detay vereyim; Özbekistan’daki Semerkand (Afrasiab) duvar resimlerinde, başlarındaki iki kuş tüyü ile kolayca tanınan Goguryeo elçilerini görmek mümkündür. Bu, sanatlarının ve diplomatik nüfuzlarının Orta Asya’ya kadar uzandığının en güzel kanıtıdır.

2Ai. Goguryeo Handenalığı’nda Edebiyat ve Dil

Goguryeo’da okuma yazma ve eğitim çok ciddiye alınırdı. Kayıtlarını Klasik Çince tutuyor olsalar da, kendi dillerini kağıda dökmek için harika bir sistem geliştirdiler: Idu. Hanja (Çince) karakterlerinin ses değerlerini kullanarak Eski Koreceyi yazıya geçiren bu sistem, idari kayıtlarda ve günlük hayatta büyük kolaylık sağlıyordu. Maalesef o döneme ait çok fazla yazılı eser günümüze ulaşmasa da, Goryeo döneminde derlenen kaynaklar bizlere Goguryeo’nun zengin bir sözlü edebiyat ve şiir geleneğine sahip olduğunu fısıldıyor.

2Aj.Goguryeo Handenalığı’nda Toplumsal Kimlik: Savaşçı ama Bilge

Toplum yapısı oldukça disiplinli ve militarist bir karaktere sahipti. Ancak bu “sert” duruş, sanat ve eğitimle dengelenmişti. Kral Jangsu’nun 79 yıllık uzun saltanatı sırasında krallık, siyasi ve ekonomik kurumlarını mükemmelleştirerek tam bir “Altın Çağ” yaşadı. Bugün dünyaca bildiğimiz “Korea” ismi bile, işte bu görkemli krallığın ismi olan “Goryeo”dan (Goguryeo’nun diğer adı) miras kalmıştır,.

Gördüğünüz gibi Goguryeo sadece sınırlarını genişleten bir askeri güç değil, aynı zamanda Uzak Doğu’nun kültürel kimliğini inşa eden bilge bir imparatorluktu.

2B. Baekje Krallığı

Baekje’nin hikayesi, M.Ö. 18 yılında, daha önce konuştuğumuz Goguryeo’nun kurucusu Jumong’un üçüncü oğlu olan Prens Onjo ile başlar. Onjo, kuzeydeki taht kavgalarından uzaklaşmak için yanına sadık tebaasını alarak güneye indi ve bugün Seul olarak bildiğimiz Han Nehri havzasında krallığını kurdu. Baekje ve Goguryeo aslında aynı kökten, kadim Buyeo krallığından gelir; bu yüzden Baekje halkı kendisini hep bu soylu mirasın bir parçası olarak görmüştür. Hatta ilerleyen yüzyıllarda (538 yılında) krallık ismini resmen “Nambuyeo” (Güney Buyeo) olarak değiştirerek bu köklü bağı tescillemiştir.

2Ba. Altın Çağ ve Geunchogo (4. Yüzyıl)

Baekje’yi gerçek bir güç merkezi haline getiren isim şüphesiz Kral Geunchogo’dur. 4. yüzyılda onun liderliğinde krallık:

  • Mahan konfederasyonunun geri kalan devletlerini içine katarak yarımadanın batısını tamamen kontrol altına aldı.
  • Çin’in güney hanedanlıklarıyla deniz üzerinden yoğun temaslar kurarak ileri teknolojiyi ve kültürü topraklarına taşıdı.
  • Öyle bir deniz gücü haline geldi ki, tarihçiler Baekje’yi “Doğu Asya’nın Fenikelileri” olarak adlandırır.

2Bb. Mahan, M.Ö. 1. yüzyıldan M.S. 4. yüzyıla kadar süren ve tarihçilerin “Proto-Üç Krallık” veya “Samhan Dönemi” dediği süreçte, yarımadanın güneybatısında yer alan devasa bir siyasi yapıydı. “Mahan”, “Jinhan” ve “Byeonhan”dan oluşan Üç Han konfederasyonları içinde hem toprak genişliği hem de siyasi, ekonomik ve kültürel baskınlığı ile en büyük ve en etkili olanıydı.

Neden “Konfederasyon” diyoruz? Çünkü Mahan tek bir merkezden yönetilen katı bir krallık değil, tam 54 küçük devletin bir araya gelmesiyle oluşmuş esnek bir birlikti. Bu devletçikler kendi içlerinde yasalarla sıkı bir şekilde yönetilir, toplumsal yaşamda dini ritüeller ve inanışlar çok önemli bir rol oynardı.

İşin en ilginç kısmı; Mahan aslında gelecekteki o zarif Baekje krallığının temellerini atmıştır. Hatırlarsanız Baekje’nin kurucusu Onjo, kuzeyden gelip Han Nehri havzasına yerleşmişti. İşte Baekje, başlangıçta Mahan konfederasyonunun sıradan bir üyesi olarak yola çıktı. Ancak zamanla güçlenen Baekje, Mahan’ın diğer üyelerini yavaş yavaş kontrolü altına almaya başladı.

Her güzel hikayenin bir birleşme noktası vardır. 4. yüzyıla gelindiğinde, Baekje’nin en parlak hükümdarı Kral Geunchogo, Mahan konfederasyonunun geri kalan tüm parçalarını tek tek ele geçirerek merkezi bir yönetim kurdu ve Mahan’ın tüm topraklarını Baekje krallığına dönüştürdü.

Kısacası Mahan, Kore tarihinin o “geçiş” döneminde güneydeki medeniyetin harcını karan, 54 farklı sesi tek bir kültürel potada eriten kadim bir birliktir.

2Bc. Jinhan’ın köklerini anlamak için biraz daha geriye, M.Ö. 300 civarına gitmemiz gerekiyor. O dönemde yarımadanın güneyinde “Jin” adında gizemli bir devlet hüküm sürüyordu. İşte bu kadim Jin devleti, M.Ö. 100 yılı civarında evrim geçirerek karşımıza “Samhan” (Üç Han) olarak bildiğimiz üç büyük konfederasyon şeklinde çıktı: Mahan, Byeonhan ve bizim bugünkü kahramanımız Jinhan.

Jinhan, tıpkı batı komşusu Mahan gibi tek bir kral tarafından yönetilen katı bir devlet değildi. Aksine, kendi içinde yasalarla sıkı bir şekilde yönetilen 12 küçük devletçikten oluşan esnek bir konfederasyondu. Bu dönemde demir teknolojisi o kadar gelişmişti ki, yaptıkları güçlü silahlar ve tarım aletleri sayesinde siyasi bir güç merkezi haline gelmeye başladılar.

Jinhan’ın dünya tarihindeki en büyük önemi, bin yıl hüküm sürecek olan o görkemli Silla Krallığı’na ev sahipliği yapmış olmasıdır. Efsanelere ve geleneksel kayıtlara göre; M.Ö. 57 yılında, efsanevi lider Park Hyeokgeose, Jinhan içindeki 6 farklı şefliği (klanı) bir çatı altında birleştirerek Silla’nın temellerini atmıştır.

Zamanla Jinhan konfederasyonunun o 12 küçük devletçiği, Park Hyeokgeose’nin kurduğu ve giderek devleşen Silla’nın etrafında kenetlendi. 4. yüzyıla gelindiğinde, Silla artık tüm Jinhan topraklarını kendi bünyesine katarak merkezi bir krallığa dönüştü ve Jinhan bir konfederasyon olarak tarih sahnesinden çekildi.

Kısacası Jinhan; Silla’nın genlerini taşıyan, güneydoğunun savaşçı ve disiplinli ruhunu yoğuran o kadim beşiğin adıdır. Silla’nın o meşhur altın tacını görmeden önce, onun Jinhan topraklarında nasıl bir “filiz” olarak başladığının izini sürebiliyoruz.

2Bd. Byeonhan, yaklaşık M.Ö. 100 yılı civarında, yarımadanın güneyindeki kadim Jin devletinin evrilmesiyle ortaya çıkan “Samhan” birliğinin üç üyesinden biridir. Ancak onu kardeşleri Mahan ve Jinhan’dan ayıran çok özel bir gücü vardı: Demir. Byeonhan toprakları, özellikle Nakdong Nehri havzası, o dönem için “altın” değerinde olan zengin demir yataklarına sahipti.

Byeonhan da tıpkı Jinhan gibi 12 küçük devletçikten oluşan esnek bir konfederasyon yapısına sahipti. Bu devletçikler kendi içlerinde oldukça disiplinliydi; kaynaklarımız bu toplumların yasalarla sıkı bir şekilde yönetildiğini ve dini ritüellerin toplumsal yaşamda çok merkezi bir yer tuttuğunu söyler.

Byeonhanlılar sadece demir çıkarmakla kalmıyor, onu işleyip uzak diyarlara satıyorlardı. “Üç Krallık Kayıtları”na (Records of the Three Kingdoms) göre Byeonhan; ürettiği demiri kuzeydeki Çin yönetimindeki Lelang bölgesine ve deniz aşırı komşusu olan Japonya’daki Wa krallığına ihraç ediyordu. Hatta bu dönemde demir, sadece bir hammadde değil, bir tür para birimi gibi takas aracı olarak da kullanılıyordu.

Zaman ilerledikçe, bu 12 küçük devletçiğin içindeki güç dengeleri değişti. M.S. 42 yılı civarında Byeonhan konfederasyonu, yerini daha organize bir yapı olan ve yine demir ustalığıyla tanınacak olan Gaya Konfederasyonu’na bıraktı. Byeonhan’ın o zengin demir kültürü ve ticari zekası, Gaya’nın genlerine işledi.

Her ne kadar Byeonhan (ve halefi Gaya) ekonomik olarak çok güçlü olsa da, merkezi bir krallığa dönüşmekte geç kaldılar. Çevresindeki dev krallıklarla girdiği savaşlar ve siyasi baskılar sonucunda, bu topraklar 4. yüzyıldan itibaren sarsılmaya başladı ve nihayetinde halefi olan Gaya’nın 562 yılında Silla tarafından ilhak edilmesiyle bu kadim süreç tamamlanmış oldu.

Kısacası Byeonhan; çalışkanlığı, demir işleme sanatı ve o dönem için devrim niteliğindeki uluslararası ticaret ağıyla Kore tarihinin en müreffeh sayfalarından birini yazmıştır. Onların mirası, bugün bile Kore’nin sanayi ve üretim azminin köklerinde hissedilir.

2Be. Gaya‘nın hikayesi, M.S. 42 yılında Nakdong Nehri’nin bereketli vadilerinde, daha önce konuştuğumuz Byeonhan konfederasyonunun kökleri üzerine filizlenerek başlar. Bu yapı, tek bir kralın yönettiği katı bir merkezi krallık değil, tam aksine küçük ama birbirine bağlı devletlerden oluşan esnek bir konfederasyondu.

Onların asıl gücü, toprağın altındaki o parlayan “siyah altına,” yani demire dayanıyordu; Gaya o kadar zengin demir yataklarına sahipti ki, ürettikleri demir aletleri ihraç ederek tarımın ve ticaretin merkezi haline geldiler. İlk yüzyıllarda Gimhae bölgesindeki Geumgwan Gaya bu birliğe liderlik ederken, 5. yüzyıldan itibaren bayrağı Goryeong bölgesindeki Daegaya devraldı.

Ancak bu zenginlik ve stratejik konum, Gaya’yı çevresindeki dev krallıkların, yani Goguryeo, Baekje ve Silla’nın sürekli baskısı ve hedefi haline getirdi. Ne yazık ki, merkezi bir devlete dönüşememeleri ve bitmek bilmeyen savaşlar sonucunda, Gaya 562 yılında Silla Krallığı tarafından tamamen ilhak edilerek tarih sahnesinden çekildi.

Bugün onlardan bize kalan o muhteşem altın taçlar ve zarif takılar, Gaya’nın aslında ne kadar ince bir estetik anlayışına ve gelişmiş bir kuyumculuk sanatına sahip olduğunu bizlere hala fısıldamaya devam ediyor.

2Bf. Kültür Köprüsü: Japonya’ya Uzanan El

Baekje sadece savaşlarla değil, asıl “yumuşak gücüyle” tarihe damga vurmuştur. Budizm’in, Çince karakterlerin (Hanja), gelişmiş seramik sanatının, demir işleme tekniklerinin ve hatta mimari tarzların Japonya’ya taşınmasında en büyük rolü Baekje oynamıştır. Bugün Japon kültürünün temel taşlarında Baekje’den giden bilgelerin ve zanaatkarların parmak izlerini görmek mümkündür.

2Bg. Silla-Tang İttifakı (660)

Ancak her güzel hikayenin bir hüzünlü sayfası vardır. Baekje, kuzeyde Goguryeo ile sürekli bir rekabet halindeydi ve özellikle Han Nehri bölgesinin hakimiyeti için yüzyıllarca savaştı. Silla krallığı, başlangıçta zayıf olsa da kurnaz bir diplomasiyle Çin’deki Tang Hanedanlığı ile bir ittifak kurunca dengeler değişti. 660 yılında, Silla ve Tang ordularının koordineli saldırısı karşısında Baekje direnemedi ve yıkıldı. Baekje sarayı düştüğünde, soyluların ve halkın bir kısmı kadim müttefikleri olan Japonya’ya sığındı.

2Bh. Sonraki Baekje ve Miras

Baekje’nin ruhu halkın içinde o kadar derin bir yer etmişti ki, yıkılışından yüzyıllar sonra, 892 yılında General Kyŏn Hwŏn sahneye çıkarak krallığı yeniden canlandırmak adına Geç (Sonraki) Baekje’yi (Later Baekje) kurdu. Bu devlet bir süre Silla ve Goryeo ile “Sonraki Üç Krallık” mücadelesi verse de sonunda 936 yılında Goryeo tarafından birleştirildi.

Bugün Baekje, Kore tarihinin en estetik eserlerini, “Gilt-bronze Incense Burner” gibi eşsiz sanat harikalarını bırakan, zarafeti ve denizci ruhuyla hatırlanan bir krallıktır. Baekje’nin o meşhur nezaketi hala bu topraklarda hissedilir.

2Bi. Baekje Döneminde Din ve İnanç

Baekje denince akla gelen ilk şey, sarsılmaz bir inanç ve bu inancın dünyaya yayılmasıdır. Baekje, Budizm’in sadece bir takipçisi değil, aynı zamanda en büyük elçisiydi. Denizci yetenekleri sayesinde Budizm’in hem Doğu Asya’da yayılmasında hem de antik Japonya’ya taşınmasında hayati bir rol oynadılar. Onlar için Budizm sadece bir din değil; mimariden felsefeye, siyasetten sanata kadar her şeyi şekillendiren bir yaşam biçimiydi.

2Bj. Baekje Döneminde Sanat ve Zanaat

Baekje’nin sanat anlayışı, rakiplerinden çok daha zarif ve naifti. Bugün bile görenleri hayrete düşüren o meşhur Baekje Yaldızlı Bronz Tütsü Brülörü (Gilt-bronze Incense Burner), bu krallığın estetik dehasının en somut örneğidir.

  • Demir ve Seramik: Sadece tütsülükler değil, demir işleme teknikleri ve ileri düzey seramik sanatında da çığır açtılar.
  • Mimari ve Mezarlar: Baekje’nin geliştirdiği seremonik defin gelenekleri ve görkemli tapınak mimarisi, döneminin çok ötesindeydi. Öyle ki, bu mimari tarzlar Japonya’nın ilk büyük tapınaklarının da ilham kaynağı oldu.

2Bk. Baekje Döneminde Edebiyat ve Dil

Edebiyat dünyasına baktığımızda, Baekje’nin bir “kültür taşıyıcısı” olduğunu görüyoruz. Çince karakterlerin (Hanja) sistemleştirilmesi ve bu yazı sisteminin Japonya’ya öğretilmesinde Baekje bilgelerinin emeği çok büyüktür.

O dönemde Goguryeo, Baekje ve Silla dillerinin birbirine o kadar yakın ki, aralarında bir tercümana ihtiyaç duyulduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Bu da aslında bu üç krallığın farklı devletler olsalar da ortak bir kültürel kökten beslendiğini gösterir.

2Bl. Doğu Asya’nın Fenikelileri

Baekje’yi Baekje yapan asıl şey denizci ruhuydu. Tarihçiler onları “Doğu Asya’nın Fenikelileri” olarak adlandırır. Çin’in güney hanedanlıklarıyla kurdukları deniz ticareti sayesinde hem kültürel hem de teknolojik bir transfer merkezi oldular. Antik Japonya’ya sadece Budizm’i değil; demir işlemeyi, yazı sistemini ve medeniyetin temel taşlarını götüren de yine bu denizci Baekje bilgeleriydi.

Kısacası Baekje, savaş meydanlarından ziyade zarafetiyle, sanatıyla ve kurduğu kültürel köprülerle tarihe imzasını atmıştır.

2C. Silla Krallığı

Şimdi sizi zamanda bir yolculuğa çıkarıp yarımadanın en güneydoğusuna, o masalsı ve ışıltılı altın krallığa, yani Silla’nın kalbi Gyeongju’ya götürüyorum. Hazırsanız, en zayıf halkadan dev bir imparatorluğa dönüşen bu hayatta kalma ustasının epik hikayesini anlatayım.

Silla’nın hikayesi, geleneksel kayıtlara göre M.Ö. 57 yılında başlar. Efsaneye göre, bugün Gyeongju olarak bildiğimiz bölgede Jinhan konfederasyonuna bağlı altı klan bir araya gelmiş ve efsanevi lider Park Hyeokgeose’yi kralları seçerek Silla’nın temellerini atmışlardır. Başlangıçta o kadar küçük ve o kadar zayıf bir devletti ki, komşuları Baekje, Goguryeo ve hatta deniz aşırı Japon korsanları tarafından sürekli taciz ediliyordu.

Silla’yı rakiplerinden ayıran en büyük özellik, “Hwarang” yani “Çiçek Gençler” adını verdiği o meşhur eğitim sistemidir. Bu sistem; sadece savaşçı değil, aynı zamanda felsefe, müzik ve ahlak eğitimi almış bilge liderler yetiştirmeyi amaçlıyordu. Bu gençler, Konfüçyüsçü sadakat ve Budist merhamet ilkeleriyle yoğrulmuş, “savaşta asla geri çekilme” yeminiyle Silla’nın o meşhur disiplinli ruhunu oluşturmuşlardır.

Hwarangdo, aslında Silla’nın yönetici seçkinleri (ruling elites) için kurulmuş benzersiz bir eğitim kurumuydu. Ancak bu sistemi sadece bir “askeri okul” olarak düşünmeyin; Hwaranglar bir nevi “bilge savaşçılar” yetiştirme ocağıydı.

İşte bu sistemi tam olarak neyin oluşturduğuna dair detaylar:

2Ca. Ruh ve Bedenin Uyumu: Eğitim Yapısı

Hwaranglar sadece kılıç kullanmayıı öğrenmiyorlardı. Bu gençler aynı zamanda felsefe, müzik ve ahlak üzerine derinleşiyorlardı. Eğer Silla’nın o dönemdeki zorlu jeopolitik durumu ve komşularıyla (Goguryeo ve Baekje) olan bitmek bilmeyen savaşları olmasaydı, Hwaranglar muhtemelen Joseon dönemindeki seonbi* (bilginler) gibi sadece masa başında çalışan entelektüeller olarak kalacaklardı. Ancak savaşın soğuk nefesi, onları binicilik, okçuluk ve kılıç ustalığı gibi savaş sanatlarında uzmanlaşmaya zorlayarak sistemin militarist bir yapıya bürünmesine neden oldu.

* Seonbi, Joseon Hanedanlığı’nın temelini oluşturan Yeni-Konfüçyüsçü felsefenin en saf temsilcisi ve bu dönemin entelektüel simgesi olan bir bilginler sınıfıdır

2Cb. Beş Temel Kural: Sesok O-gye

Hwarangların hayatı, Konfüçyüsçü ve Budist öğretilerin harmanlanmasıyla oluşan katı bir ahlak koduna dayanıyordu. Her bir Hwarang şu beş temel kuralı (bir nevi onların Bushido*’su gibi) hayatının merkezine koyardı:

* Bushido, Japon samuraylarının uymak zorunda olduğu, sadakat, onur ve cesaret üzerine kurulu o meşhur ahlak koduna verilen isimdir

  • Krala sadakat: Devletin birliği her şeyden önce gelirdi.
  • Evlada yakışır saygı (Filial Piety): Anne ve babaya duyulan sarsılmaz hürmet.
  • Arkadaşlıkta güven: Dostlar arasında ihanete yer yoktu.
  • Savaşta asla geri çekilmeme: Bu kural Silla ordusunun disiplinli ve korkusuz ruhunu oluşturmuştur.
  • Canlıları öldürürken ölçülü olma (Merhamet): Gerekli olmadıkça can almamak ve öldürürken bile bir hikmet gözetmek.

2Cc. Tarihi Değiştiren Liderler

Bu sistemin en büyük başarısı, sadece iyi askerler değil, stratejik düşünebilen liderler yetiştirmesiydi. Örneğin, Silla’nın birleşme sürecindeki en kritik isimlerinden biri olan ve uluslararası ilişkilerde dâhice stratejiler izleyen Kral Muyeol, işte bu Hwarangdo sisteminde yetişmiş bir liderdi. Hwaranglar, Silla’nın Tang Hanedanlığı ile kurduğu ittifak sırasında ve sonrasında Tang ordularını yarımadadan kovarken gösterilen halk direnişinin de organize edilmesinde kilit rol oynamışlardır.

Özetle, Hwaranglar Silla’nın “Samurayları” gibidir. Onlar, bir elinde kitap diğer elinde kılıç tutan, zarafetle gücü aynı potada eriten bir geleneğin temsilcileridir. Silla’yı yarımadanın tek hakimi yapan asıl güç, sadece askeri sayı üstünlüğü değil, bu gençlerin taşıdığı o disiplinli ve bilge ruhtur.

Silla askeri olarak Üç Krallık arasındaki en zayıf halkaydı ancak kurnazca bir diplomasiyle bu dezavantajı avantaja çevirdi. Goguryeo ve Baekje baskısı altında ezilirken, Çin’deki Tang Hanedanlığı ile tarihi bir ittifak kurdular. Bu ittifak sayesinde önce 660’ta Baekje’yi, ardından 668’de o yenilmez denilen Goguryeo’yu dize getirdiler. Ancak işler burada bitmedi! Tang ordusu yarımadada kalıcı olmak isteyince, Silla eski düşmanlarının halklarını da yanına alarak Tang’a karşı büyük bir direniş başlattı ve 676 yılında onları yarımadadan tamamen kovarak birliği sağladı.

Birleşmeden sonra Silla, tam bir “Altın Çağ” yaşadı. O dönemde başkent Gyeongju, dünyanın en büyük dördüncü şehri haline gelmişti ve her yer altın saraylarla, pagodalarla doluydu.

Bugün UNESCO Dünya Mirası olan Bulguksa Tapınağı ve Seokguram Grotto, Silla’nın o dönem ulaştığı estetik ve mimari dehanın en somut kanıtlarıdır.

Chang Pogo gibi liderler sayesinde Silla, Çin ve Japonya arasındaki deniz ticaretini domine eden bir deniz gücüne dönüştü.

Ancak her büyük hikaye gibi Silla’nın da sonu yaklaşıyordu. 8. yüzyılın sonlarından itibaren saray içindeki taht kavgaları ve ağır vergiler krallığı zayıflattı. Bu kargaşadan yararlanan yerel beyler ve eski krallıkların takipçileri “Sonraki Üç Krallık” dönemini başlattılar. Nihayetinde 935 yılında, tam 992 yıl ve 56 hükümdarın ardından, son Silla kralı ülkesini barışçıl bir şekilde yeni yükselen Goryeo Krallığı’na devrederek tarih sahnesinden çekildi.

Bugün Gyeongju sokaklarında yürürken, o devasa mezar höyüklerinin altında yatan Silla krallarının ve o meşhur altın taçların fısıltısını hala duyabilirsiniz.

2Cd. Silla Döneminde İnanç

Silla kralları için Budizm sadece bir inanç değil, halkı bir arada tutan ve devleti yücelten manevi bir harçtı. Özellikle krallığın altın çağı olan “Birleşik Silla” döneminde Budizm; mimariden felsefeye kadar her alana damga vurmuş, Kore tarihindeki en etkili ve parlak dönemini yaşamıştır. Bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan ve Silla’nın mimari dehasını gösteren Bulguksa Tapınağı ile dev bir Buda heykelinin koruduğu Seokguram Grotto, o dönemin ruhani ihtişamının en canlı kanıtlarıdır. Bu dönemde Wonhyo, Uisang ve Kim Gyo-gak gibi bilge keşişler, sadece Kore’de değil, Çin Budizmi üzerinde de derin izler bırakmışlardır.

2Ce. Silla Döneminde Sanat ve Zanaat

Silla sanatı dendiğinde, gözlerinizin önüne o meşhur ve göz kamaştırıcı altın taçlar gelmeli. Silla’nın metal işçiliği, rakipleri olan Goguryeo ve Baekje’den farklı olarak kuzeydeki göçebe bozkır kavimlerinden ve hatta Perslerden (İran) gelen benzersiz etkilerle yoğrulmuştu. Sadece altın değil, devasa boyutlarıyla bilinen ve ne yazık ki Moğol istilalarında yok olan 80 metrelik Hwangnyongsa Tapınağı pagodası gibi yapılar, onların mühendislikte ne kadar ileri gittiklerini gösteriyordu.

Silla’nın bu büyüleyici altın işçiliği, onu komşuları olan Goguryeo ve Baekje’den ayıran en belirgin özelliklerden biridir; çünkü Silla, sanatında Çin etkisinden ziyade daha egzotik bir rotayı takip etmiştir. Kaynaklarımız, Silla’ya ait eşsiz altın metal işçiliğinin, kuzeydeki göçebe bozkır kavimlerinin yanı sıra İranlı halklardan ve özellikle de Perslerden gelen derin etkiler taşıdığını açıkça göstermektedir. Bu kültürel alışveriş o kadar köklüydü ki, Persli ünlü coğrafyacı İbn Hurdazbih, “Yollar ve Krallıklar Kitabı”nda Silla ile Abbasi Halifeliği arasındaki uzun mesafeli ticari bağları bizzat belgelemiştir.

Silla’nın o meşhur altın taçlarındaki ve takılarındaki ince detaylar, bozkırın özgür ruhu ile Pers sanatının rafine estetiğinin harika bir birleşimidir. Bu etkileşim sayesinde Silla, sadece yarımadanın bir krallığı değil, aynı zamanda Batı ve Orta Asya’nın sanatsal dehasını kendi potasında eriten küresel bir kültür merkezi haline gelmiştir. Bu altın parıltılar sadece birer süs eşyası değil, aynı zamanda binlerce kilometre ötedeki Persli ustalarla kurulan o kadim gönül ve ticaret bağının en somut kanıtıdır.

2Cf. Silla Döneminde Edebiyat ve Dil

Silla halkı, duygularını ve inançlarını kağıda dökmek için Çince karakterleri (Hanja) kendi dillerine uyarlayan Hyangchal sistemini geliştirdi. Bu sistemle yazılan ve “Hyangga” denilen yerel şiirler, Silla’nın o zarif ve derin edebiyat geleneğinin en güzel meyveleridir. Gerçi bu şiirlerin bir kısmının aslında Goryeo döneminde yaratıldığı sonradan anlaşılsa da Silla’nın o meşhur “Cheoyongga” gibi hikaye anlatıcılığı geleneği Kore kimliğinin temelini atmıştır.

2Cg. Kalbin ve Dilin Birleştiği Nokta: Hyangchal

Silla halkı, duygularını ve günlük yaşantılarını kaydetmek için Hyangchal adı verilen çok özel bir sistem geliştirdi. Bu sistem, Çince karakterlerin (Hanja) ses değerlerini kullanarak Eski Koreceyi yazıya döküyordu. İşte bu sayede, sadece saray kayıtlarını değil, halkın kendi dilindeki o zarif ve derin duygularını, yani “Hyangga” denilen yerel şiirleri okuma şansına sahip oluyoruz.

2Ch. İnsan İlişkileri ve Sosyal Drama: “Cheoyongga” Örneği

Silla’da hayat her zaman görkemli tapınak törenlerinden ibaret değildi; sokaklarda ve evlerde gerçek insan hikâyeleri yaşanıyordu. Hyangga şiirlerinin en meşhurlarından biri olan Cheoyongga, bize halkın sosyal yaşamı ve ahlaki ikilemleri hakkında çok çarpıcı bir ipucu verir. Bu şiir, karısının sadakatsizliğiyle yüzleşen bir adamın hikâyesini anlatır. Bu bize gösteriyor ki; sadakat, evlilik içi çatışmalar ve insani dramlar, o dönemin şiirsel dünyasının ve günlük sohbetlerinin ayrılmaz bir parçasıydı.

“Doğu başkentinin parlak ay ışığında, Geç vakte kadar dans edip eğlendim. Eve gelip yatağıma baktığımda, Dört bacak gördüm. İkisi benim (eşimin) olanlar, peki ya şu diğer ikisi kimin?”

2Ci. Maneviyatın Günlük Hayata Yansıması

Hyangga şiirleri sadece dertleri değil, aynı zamanda Silla halkının sarsılmaz inançlarını da yansıtır. Halkın duygularını ve inançlarını kağıda dökmek için kullanılan bu şiirler, Budist öğretilerin ve yerel şamanistik inanışların günlük yaşamda nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Bir Silla vatandaşının gün boyu tarlada çalışırken veya sarayda hizmet ederken kalbinde taşıdığı manevi huzur ya da korku, bu dizelerde hayat bulur.

2Cj. Goryeo’ya Uzanan Bir Miras

Bu şiirlerin halk tarafından ne kadar çok sevildiğini şuradan anlıyoruz: Silla yıkıldıktan yüzyıllar sonra, Goryeo döneminde bile Hyangga geleneği yaygınlığını korumaya devam etmiştir. Hatta bugün Unified Silla dönemine ait olduğu sanılan bazı şiirlerin, aslında o dönemin ruhunu yaşatan Goryeo insanları tarafından kaleme alındığı ortaya çıkmıştır.

Kısacası, Hyangga şiirleri bize Silla insanının sadece bir “savaşçı” ya da “tebaa” olmadığını; seven, kıskanan, dua eden ve estetiğe aşık olan, tıpkı bizler gibi “gerçek insanlar” olduğunu anlatır.

2Ck. Silla Döneminde Küresel Bir Kültür

Silla sanılanın aksine içine kapalı bir krallık değildi; aksine, denizlerin hakimi Chang Pogo gibi liderler sayesinde Çin ve Japonya arasındaki deniz ticaretini domine eden bir güçtü. Öyle ki, Silla’nın zenginliği ve ihtişamı, Bağdat merkezli Abbasiler dönemindeki Müslüman coğrafyacılar tarafından bile hayranlıkla kaydedilmişti. Başkent Gyeongju, o dönemde dünyanın en büyük dördüncü şehri haline gelmiş ve tam bir refah merkezi olmuştu.

2Cl. Hwarang: Kültürün ve Savaşın Dansı

Daha önce de bahsettiğimiz o meşhur Hwarang (Çiçek Gençler) sistemi, Silla kültürünün en özgün parçasıydı. Bu gençler sadece kılıç sallamayı değil; felsefeyi, şiiri, müziği ve ahlakı da öğrenerek, zarafetle gücü aynı potada eriten bir toplumsal model oluşturmuşlardı.

Silla’nın bin yıl süren bu uzun ve ışıltılı hikayesi; altın takıların parıltısında, tapınakların sessizliğinde ve Hwarangların asil duruşunda saklıdır.

3. Birleşik Silla ve Balhae Dönemi (698–926)

Bu dönem, sadece askeri bir zaferin sonucu değil; aynı zamanda Kore Yarımadası’nın gerçek anlamda kültürel ve ruhsal bir bütünleşme yaşadığı bir “Rönesans” dönemidir.

Silla güneyde birliği sağlarken, kuzeyde yıkılan Goguryeo’nun küllerinden Balhae krallığı doğdu. Tarihçiler bu döneme “Kuzey-Güney Devletleri Dönemi” derler. Silla bu dönemde sanat ve mimaride (Bulguksa Tapınağı gibi) bir altın çağ yaşarken; Balhae, “Doğu’nun Müreffeh Ülkesi” olarak anılmıştır. Ancak zamanla Silla’nın merkezi otoritesi zayıflamış ve yarımada tekrar “Sonraki Üç Krallık” dönemine girmiştir.

3a. Büyük Birleşme ve Uyum Politikası

Silla, 676 yılında Çin’in Tang ordularını yarımadadan tamamen kovarak birliği sağladıktan sonra, sadece toprakları değil gönülleri de birleştirmek istedi. Kraliyet, “*Samhan’ın Birleşmesi” adını verdiği bir politika izleyerek, eski düşmanları Baekje ve Goguryeo halkını dışlamak yerine onları kucakladı. Bunun en güzel örneği, kurulan yeni merkez ordu Ku-sŏdang’dır; bu orduda Silla, Baekje ve Goguryeo birliklerinin yanı sıra Mohe* halkından birimler bile yan yana görev yapmıştır.

* “Samhan” (삼한) kelime anlamı olarak “Üç Han” demektir ve yarımadanın güney kesiminde M.Ö. 1. yüzyıl ile M.S. 3. yüzyıl arasında hüküm süren üç büyük konfederasyonu; yani Mahan, Jinhan ve Byeonhan‘ı temsil eder,. Tarihçilerimiz bu süreci “Proto-Üç Krallık” dönemi olarak da adlandırırlar.

* Mohe halkı, aslında antik çağlarda Kore Yarımadası’nın kuzeyinde ve bugünkü Mançurya topraklarında yaşayan, savaşçı ve dayanıklı bir topluluktur. Onları sadece “komşu” olarak değil, Kore’nin o muazzam tarihsel dokusunun içine işlenmiş birer renk olarak görmeliyiz.

3aa.Silla Ordusundaki Gizli Güç

Çok ilginçtir ki, Mohe halkını daha Silla Krallığı’nın o meşhur birleşme döneminde bile sahnede görüyoruz. Silla, yarımadayı birleştirdikten sonra kurduğu Ku-sŏdang adlı merkez ordusunda sadece kendi halkına değil, eski düşmanları olan Baekje ve Goguryeo halkına, hatta Mohe birliklerine bile yer vermiştir. Bu ordu 9 birimden oluşuyordu ve 1 birimi tamamen Mohe halkına ayrılmıştı; bu da onların o dönemdeki askeri yeteneklerinin ne kadar takdir edildiğini gösteriyor.

3ab. Balhae’nin Doğuşundaki Ortaklık

Mohe halkının tarih sahnesindeki en görkemli anı ise Balhae Krallığı’nın kuruluşuyla yaşanmıştır. Goguryeo yıkıldıktan 30 yıl sonra, 698 yılında kurulan Balhae, tarihçiler tarafından sıklıkla bir “Kore-Mohe devleti” olarak tanımlanır. Hatta krallığın kurucusu olan o efsanevi lider Dae Jo-yeong, bazı kaynaklarda eski bir Goguryeo generali, bazı kaynaklarda ise bir Sumo Mohe* şefi olarak anılır. Balhae, bu iki halkın bir araya gelerek kuzeyde yeniden dev bir güç oluşturmasının hikayesidir.

* “Mohe, antik çağlarda bugün Mançurya olarak bildiğimiz topraklarda ve Kore Yarımadası’nın kuzeyinde yaşayan halkların genel adıdır. “Sumo” ise bu geniş Mohe halkının içindeki en etkili ve öne çıkan kabilelerden birinin adıdır. Yani Sumo Mohe dediğimizde, Mohe halkının “Sumo” koluna mensup olan insanlardan bahsediyoruz.

3ac. Ticaret ve Diplomasi: Heishui Mohe

Zaman ilerleyip Goryeo Hanedanlığı’nın o müreffeh günlerine geldiğimizde, Mohe isminin farklı dallarıyla karşılaşmaya devam ediyoruz. Örneğin, Kral Munjong’un hüküm sürdüğü 11. yüzyılda, başkent Kaesong’da düzenlenen o devasa Palgwanhoe* kutlamalarına Heishui Mohe (Kara Su Moheleri) elçilerinin ve tüccarlarının da katıldığını biliyoruz. Bu durum, Mohe halkının bölgedeki ticari ve diplomatik ağın aktif bir parçası olduğunu bizlere kanıtlıyor.

Kısacası; Mohe halkı, Silla’nın kalkanı, Balhae’nin kurucu ortağı ve Goryeo’nun ticari müttefiki olarak Kore tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Onların savaşçı ruhu ve uyum yeteneği, bugünkü Kore kimliğinin o karmaşık ama zengin genetik haritasında hala yaşamaya devam ediyor.

* Palgwanhoe, Goryeo döneminde her yıl düzenlenen ve krallığın en büyük ulusal kutlaması kabul edilen devasa bir organizasyondur. İsmi “Sekiz Yasak Şenliği” anlamına gelen bu törenin kökleri, Budist disiplin kurallarına (Sekiz Kural) dayanıyordu. Ancak Kaesong sokaklarında durum sadece dini bir törenden ibaret değildi; bu şenlik, Goryeo’nun gücünü dünyaya gösterdiği muazzam bir diplomatik ve kültürel gövde gösterisiydi.

3b. Dünyanın Dördüncü Büyük Metropolü: Gyeongju

O dönemde Silla’nın başkenti Gyeongju, bugün bir müze şehir olsa da o zamanlar Bağdat ve Konstantinopolis ile yarışan, dünyanın en büyük dördüncü şehriydi. Şehir, refah ve zenginlik içinde yüzen bir ticaret merkeziydi. Bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Bulguksa Tapınağı ve o meşhur dev Buddha heykelinin bulunduğu Seokguram Grotto, Silla mimarisinin ve estetik dehasının ulaştığı zirveyi bizlere hala fısıldamaktadır.

3c. Denizlerin Efendisi ve Küresel Bağlar

Silla sanılanın aksine dünyadan kopuk bir krallık değildi. Aksine, Chang Pogo gibi efsanevi denizciler sayesinde Çin, Japonya ve Kore arasındaki deniz ticaretini tamamen domine ediyorlardı. Hatta öyle ki, Bağdat’taki Abbasi Halifeliği’nin ünlü coğrafyacısı İbn Hurdazbih, “Yollar ve Krallıklar Kitabı”nda Silla ile kurulan uzun mesafeli ticari ilişkileri hayranlıkla anlatmıştır. Silla’nın o meşhur altın tacındaki metal işçiliği, sadece yerel bir sanat değil; bozkır kavimlerinden ve Perslerden (İran) gelen egzotik etkilerin harika bir harmanıdır.

3d. Ruhun Aydınlanması: Bilge Keşişler

Bu dönemde Budizm sadece bir inanç değil, toplumun her hücresine sızan bir yaşam biçimiydi. Wonhyo ve Uisang gibi bilge keşişler, Budizm öğretilerini sadece Kore’de yaymakla kalmamış, Çin Budizmi üzerinde de derin izler bırakmışlardır. Hatta Silla prensi Kim Gyo-gak’ın Çin’deki kutsal Jiuhua Dağı’ndaki etkisi o kadar büyüktür ki, bu dağ bugün hala Çin Budizminin dört kutsal dağından biri sayılır.

3e. Görkemli Bir Rüyanın Sonu

Ancak her güzel rüyanın bir sabahı vardır. 8. yüzyılın sonlarından itibaren saray içindeki taht kavgaları ve katı “kemik rütbe” (bone-rank) sisteminin getirdiği sınıfsal gerginlikler krallığı zayıflatmaya başladı. Nihayetinde Silla, 992 yıl süren ve 56 hükümdarın geçtiği bu uzun yolculuğun sonunda, 935 yılında barışçıl bir şekilde bayrağı Goryeo Hanedanlığı’na devrederek tarih sahnesinden çekildi.

3ea. Kemik Rütbe Sistemi

Silla’nın o ışıltılı altın taçlarının ve görkemli tapınaklarının ardında, toplumun iliklerine kadar işlemiş, bugün bize oldukça sert gelen bir hiyerarşi sistemi vardı: Kemik Rütbe Sistemi (Golpumjedo).

3ea1. Kanla Gelen Kader: Sistemin Özü

Silla toplumunda her şey, ama her şey hangi “kemik” rütbesine doğduğunuzla ilgiliydi. Bu sistem, kişinin sosyal statüsünü, hangi devlet makamına gelebileceğini, hatta giydiği kıyafetin renginden oturduğu evin büyüklüğüne kadar her detayı belirleyen katı ve kalıtsal bir sınıflandırmaydı. Adına neden “kemik” dendiğini merak ediyorsanız; bu, rütbenin et gibi geçici değil, kemik gibi kalıcı ve değiştirilemez olduğu inancından geliyordu.

3ea2. Sosyal Piramidin Zirvesi ve Katılık

Piramidin en tepesinde “Kutsal Kemik” (Seonggol) ve hemen altında “Gerçek Kemik” (Jingol) denilen soylular bulunurdu. Sadece bu rütbeden olanlar krallık tahtına oturma hakkına sahipti. Ancak bu yapı o kadar katıydı ki, zamanla toplumsal huzursuzluklara yol açtı. Silla’nın son dönemlerinde (8. yüzyıl sonları) yaşanan siyasi çalkantıların ve merkezi otoritenin zayıflamasının en büyük nedenlerinden biri, bu sistemin getirdiği sınıfsal katılık ve adaletsizlikti.

3f. Silla’yı Zayıflatan Bir Pranga

Bir sistem düşünün ki yeteneğiniz ne olursa olsun, babanızın rütbesi neyse orada takılıp kalıyorsunuz. İşte bu durum, özellikle alt rütbedeki yetenekli insanların ve yerel liderlerin krallığa olan sadakatini sarsmaya başladı. Birleşik Silla döneminde, bu sınıfsal gerginlikler o kadar arttı ki, krallığın o bin yıllık rüyasının sona ermesine ve yerini daha “açık” politikalara sahip Goryeo’ya bırakmasına zemin hazırladı.

3g. Miras ve Değişim: Goryeo’nun Farkı

Silla’nın yıkılışından sonra kurulan Goryeo döneminde, Wang Kŏn bu hatadan ders çıkararak daha kapsayıcı bir yol izledi. Silla’nın kemik rütbe sisteminin aksine, Goryeo’da yetenekli bürokratların ve teknisyenlerin önünü açan, liyakate dayalı bir sistem (Kwagŏ sınavları gibi) benimsendi. Silla halkı o katı kemik rütbe prangalarından kurtulup ortak bir “Koreli” kimliğinde birleşmeye ancak o zaman başlayabildi.

Gördüğünüz gibi dostlarım, kemik rütbe sistemi Silla’ya uzun süre istikrar sağlasa da zamanla gelişimin önündeki en büyük engel haline geldi. Silla’nın o muazzam altın tacı bile, bu sistemin yarattığı toplumsal çatlakları kapatmaya yetmedi.

3ga. Kwagŏ Sınavları:

Hikâyemiz 10. yüzyıla, Goryeo Hanedanlığı’nın dördüncü hükümdarı Kral Gwangjong dönemine uzanıyor. O dönemde saray, “Hojok” denilen güçlü yerel beylerin baskısı altındaydı. Gwangjong, devlet yönetimini bu soyluların tekelinden çıkarıp merkezi otoriteyi güçlendirmek için dâhice bir adım attı: 958 yılında, Çin’in Tang Hanedanlığı sistemini örnek alarak Kwagŏ adı verilen devlet memurluğu sınavlarını başlattı.

Bu sınavların başlatılması sadece bir idari karar değil, toplumsal bir depremdi! Kwagŏ sayesinde:

  • Devlet memurları artık soylu doğdukları için değil, eğitimli ve sadık oldukları için seçilmeye başlandı.
  • Silla döneminin o katı ve geçilmez “Kemik Rütbe” (Bone-rank) sisteminin aksine, daha geniş bir yetenek havuzundan, zeki bürokratlar ve teknisyenler devlete kazandırıldı.
  • Eğitime verilen önem arttı ve Konfüçyüsçü sadakat anlayışıyla yoğrulmuş, devlete bağlı bir “yeni bürokrat” sınıfı doğdu.

Sanmayın ki bu sınavlar sadece tozlu klasik kitaplardan ibaretti! Kwagŏ sistemi zamanla dallara ayrıldı. Örneğin, Büyük Kral Sejong döneminde (1430) tıp alanında uzmanlaşmak isteyenler için Ŭigwa (tıp sınavı) müfredatı reforme edilerek içine Çin tıbbı ve veterinerlik çalışmaları gibi dersler eklendi. Hatta Sejong, kendi icadı olan o muazzam Hangul alfabesini bile bu bürokratik sınavlara dahil etmeye çalışarak, halkın dilinin yönetimde de yankılanmasını istemiştir.

Kwagŏ, Goryeo’dan Joseon’a kadar yüzyıllarca Kore toplumunun vicdanı ve yükselme aracı oldu. Bu sınavlar, Joseon’un o meşhur Seonbi (bilgin-beyefendi) sınıfının da temel taşıydı. Ancak zaman değişti, modernleşme sancıları başladı ve bu kadim sistem, 1894 yılındaki Kabo Reformları ile resmen kaldırılana kadar yaklaşık 900 yıl boyunca Kore’nin entelektüel omurgasını oluşturdu.

Bugün Kore’deki o meşhur “sınav maratonu” kültürünün köklerini arıyorsanız, işte tam burada, 958 yılında yakılan o Kwagŏ meşalesine bakmalısınız. Bilginin güçten daha değerli olduğu o günlerin havasını soluyoruz sanki.

3gb. Kabo Reformları:

1894 yılına geldiğimizde Joseon, hem dışarıdan emperyalist güçlerin baskısı hem de içeride patlak veren Donghak Köylü İsyanı ile sarsılıyordu. İşte bu fırtınalı atmosferde, krallığı ayakta tutmak ve modern dünyaya uyum sağlamak için “Kabo Reformları” adı verilen o devasa yenilik hareketi başlatıldı. Bu dönem Joseon’un “eski”den kopup “yeni”ye kanat çırptığı en radikal süreçtir.

Kabo Reformları’nın en büyük bombası toplumsal yapıdaydı. Sıkı durun; yüzyıllardır toplumun bel kemiğini oluşturan o katı sınıf sistemi ve kölelik, 1894 yılında bu reformlarla tamamen yasaklandı. Artık kimse doğuştan gelen rütbesiyle üstünlük taslayamayacak, yangban denilen soylu sınıfın o sarsılmaz ayrıcalıkları birer birer tarihe karışacaktı. Bu, Kore insanı için gerçek bir özgürlük şafağıydı.

Hatırlarsanız, önceki duraklarımızda bilginlerin yükselme kapısı olan o meşhur Kwagŏ devlet memurluğu sınavlarından bahsetmiştik. İşte Kabo Reformları ile yaklaşık 900 yıl süren bu kadim sınav sistemi 1894 yılında resmen kaldırıldı. Artık sadece Konfüçyüs klasiklerini ezberlemek yetmiyor, modern devlet yönetiminde liyakat ve uzmanlık ön plana çıkıyordu.

Kabo Reformları’nın en duygusal yanlarından biri şudur: Sejong’un icadından tam 400 yıl sonra, Hangul nihayet devletin resmi yazışma dili ve alfabesi olarak kabul edildi. Artık halkın dili, sarayın da dili olmuştu.

Bu reform süreci sadece kağıt üzerinde kalmadı; hukuk sisteminden ekonomi yönetimine kadar her alanda Batılı tarzda modernleşme adımları atıldı. Ancak sevgili misafirler, bu dönem maalesef Japonya’nın bölge üzerindeki etkisini artırdığı ve bağımsızlığın yavaş yavaş tehdit altına girdiği o karmaşık yılları da beraberinde getirdi.

Kısacası Kabo Reformları; Joseon’un eski, ağır ve hantal yapısını üzerinden atıp modern bir “Kore İmparatorluğu”na dönüşmeden önceki o en büyük ve en cesur hamlesidir.

3h. Birleşik Silla’da İnanç: Budizm’in Altın Çağı

Birleşik Silla’da Budizm, sadece tapınaklara hapsolmuş bir inanç değil; devletin birliğini sağlayan ve sanatı şahlandıran ana güçtü. Bu dönemde Budizm o kadar gelişti ki, Wonhyo ve Uisang gibi bilge keşişlerin ünü Çin’e kadar ulaştı ve oradaki Budist öğretileri bile derinden etkiledi. Hatta Silla prensi Kim Gyo-gak, Çin’deki kutsal Jiuhua Dağı’nda bıraktığı izlerle bugün hala Çin Budizminin en saygın figürlerinden biri olarak anılmaktadır. Halk, inancını taşlara kazıyarak bugün UNESCO Dünya Mirası olan muazzam Bulguksa Tapınağı’nı ve dev bir Buda heykelinin koruduğu Seokguram Grotto’yu inşa etmiştir.

3i. Birleşik Silla’da Sanat

Silla’ya boşuna “Altın Krallık” demiyoruz; bu dönemin sanat anlayışı zenginlik ve zarafetin harika bir harmanıdır. Silla’nın o meşhur altın taçları ve metal işçiliği, sadece yerel bir yetenek değil; kuzeydeki bozkır kavimlerinden ve hatta kadim Pers (İran) sanatından gelen egzotik etkiler taşır. Mimari alanda ise, ne yazık ki bugün sadece kaidesini görebildiğimiz 80 metrelik devasa Hwangnyongsa Tapınağı pagodası gibi yapılar, o dönemin mühendislik dehasını gözler önüne seriyordu.

3j. Birleşik Silla’da Edebiyat

Edebiyat dünyasına baktığımızda, Silla halkının kendi duygularını Çince karakterleri (Hanja) kullanarak kendi dillerine uyarladığı Hyangchal sistemini görüyoruz. Bu sistemle yazılan ve “Hyangga” denilen yerel şiirler, halkın aşklarını, acılarını ve dualarını günümüze taşımıştır. Bir rehber olarak size fısıldayabilirim ki; o dönemde anlatılan efsanevi hikayeler ve şiirler, yüzyıllar sonra bile Goryeo döneminde sevilerek okunmaya devam etmiştir.

3k. Birleşik Silla’da Küresel Ticaret

Başkent Gyeongju, o dönemde Bağdat ve Konstantinopolis ile yarışan, dünyanın en büyük dördüncü metropolüydü. Şehir o kadar zengindi ki, Bağdat merkezli Abbasi Halifeliği’nin coğrafyacısı İbn Hurdazbih, Silla ile kurulan ticari bağları hayranlıkla kayıt altına almıştı. Denizlerin hakimi Chang Pogo gibi liderler sayesinde Silla; Çin, Japonya ve Orta Doğu arasında mekik dokuyan gemilerle kültürel bir köprü kurmuştu.

3l. Birleşik Silla’da Sosyal Yapı ve Yolun Sonu

Ancak bu parıltılı hayatın ardında, “Kemik Rütbe” (Bone-rank) denilen ve kişinin kaderini doğumla belirleyen çok katı bir sınıf sistemi vardı. 8. yüzyılın sonlarından itibaren bu sistemin getirdiği huzursuzluklar, ağır vergiler ve taht kavgaları Birleşik Silla’yı içten içe zayıflatmaya başladı. Sonuçta halkın hoşnutsuzluğu ve yerel beylerin isyanları, bu görkemli devleti 935 yılında barışçıl bir şekilde Goryeo’ya teslim olmaya zorladı.

İşte Birleşik Silla; Budist bilgeliğin, altın takıların parıltısının ve küresel ticaretin buluştuğu o masalsı dönemin adıdır.

3m. Chang Pogo’nun Hikayesi

Şimdi rotamızı Gyeongju’nun altın saraylarından ayırıp uçsuz bucaksız mavi sulara, Doğu Asya denizlerinin gerçek hakimi olan bir efsaneye çeviriyoruz: Chang Pogo (Jang Bogo).

Eğer Birleşik Silla döneminde yaşıyor olsaydınız ve denizden bir mal getirtmek isteseydiniz, karşınıza çıkacak tek bir isim olurdu. Gelin, “Denizler Tanrısı” olarak da anılan bu vizyoner liderin hikayesine beraber bakalım.

3ma. Denizlerin Efendisi: Bir Ticaret İmparatorluğunun Doğuşu

  1. ve 9. yüzyıllarda, Silla Krallığı en görkemli dönemlerini yaşarken denizlerde Chang Pogo’nun rüzgarı esiyordu. O, sadece bir amiral değil, aynı zamanda Çin, Kore ve Japonya arasındaki deniz ticaretini tamamen avucunun içine alan dahi bir stratejistti. Birleşik Silla’nın tıpkı antik çağın Fenikelileri gibi denizlerde büyük bir üstünlük kurduğunu ve bu başarının mimarının Chang Pogo olduğunu biliyoruz.

3mb. Silla’nın Dünyaya Açılan Kapıları

Chang Pogo’nun vizyonu Silla topraklarıyla sınırlı kalmadı. Onun liderliğinde Silla halkı, Çin’in Shandong Yarımadası’nda ve Yangtze Nehri’nin ağzında kendi yerleşim birimlerini ve denizaşırı topluluklarını kurdular. Bu bölgeler, bugün bile Silla’nın o dönemdeki küresel gücünün birer nişanesi olarak kabul edilir. Hayal edin; bin yıl önce Koreli tüccarlar Çin limanlarında kendi mahallelerini kurmuş, ticaretin kurallarını koyuyorlardı!

3mc. Küresel Bir Köprü: Ortadoğu’dan Japonya’ya

Chang Pogo sayesinde Silla, sadece komşularıyla değil, dünyanın öbür ucuyla da bağ kurmuştu. Öyle ki, o dönemin ünlü Persli coğrafyacısı İbn Hurdazbih, kaleme aldığı “Yollar ve Krallıklar Kitabı”nda Silla ile Abbasiler arasındaki o muazzam ticari bağları bizzat belgelemiştir. Silla’nın limanlarına sadece ipek ve seramik değil; Ortadoğu’nun egzotik kokuları ve baharatları da Chang Pogo’nun güvenli kıldığı rotalar üzerinden ulaşıyordu.

3md. Miras ve Cesaret

Onun hikayesi, Birleşik Silla’nın denizci ruhunu en tepeye taşıyan bir başarı öyküsüdür. Baekje’nin o kadim denizcilik yeteneklerini devralan Silla, Chang Pogo döneminde East Asya denizlerinde tek hakim güç haline gelmişti. Korsanları temizleyen, ticaret yollarını güvenli kılan ve Kore Yarımadası’nı bir dünya merkezi yapan bu asil ruh, bugün hala Koreliler için bağımsızlığın ve küresel vizyonun simgesidir.

İşte Birleşik Silla; altının parıltısı, denizin tuzu ve Budist bilgeliğin harmanlandığı, Kore kimliğinin temel taşlarının döşendiği o eşsiz zamandır.

4. Goryeo Hanedanı (918–1392)

General Wang Kon, 918’de Goryeo’yu kurarak yarımadayı yeniden tek çatı altında topladı; bugün dünyada kullanılan “Korea” ismi işte bu hanedanlıktan gelir. Budizm’in devlet desteğiyle zirve yaptığı bu dönemde, ticaret o kadar gelişmişti ki Arap tüccarlar bile başkent Kaesong’a geliyordu. Kaesong, bugün Kuzey Kore sınırları içerisinde yer almaktadır. Tarihi belgelerde burası sadece Kaesong değil, aynı zamanda “Gaegyeong” (İmparatorluk Başkenti) olarak da anılır. Bir dönem dünyanın dört bir yanından, hatta Orta Doğu’dan bile tüccarların akın ettiği, ticaretin ve sanayinin kalbinin attığı bir metropoldü.

Goryeo, 13. yüzyılda Moğol istilalarına karşı tam 30 yıl direnmiş, bu süreçte Budist öğretileri korumak için 81.000’den fazla ahşap bloğa kazınan “Tripitaka Koreana”yı oluşturmuştur.

4a. Tripitaka Koreana

4a1. İşgale Karşı Bir Dua: İlk Baskı

Tripitaka Koreana, Budist kutsal metinlerinin (Tripitaka) ahşap bloklar üzerine kazınmış dünyadaki en eksiksiz ve en önemli koleksiyonlarından biridir. Hikâye, 1.011 yılında Goryeo Krallığı’nın Khitan istilalarıyla sarsıldığı o zor günlerde başlar. Krallık, Buda’nın gücünü yanına alarak ülkeyi savunmak amacıyla bu devasa kazıma işlemine girişmiş ve yaklaşık 6.000 ciltten oluşan ilk versiyonu 1087 yılında tamamlamıştır.,

4a2. Küllerinden Doğan Bir Miras

Ancak ne yazık ki tarih her zaman nazik davranmıyor; bu ilk set, 1.232 yılındaki Moğol istilası sırasında çıkan bir yangında tamamen yok olmuştur., Fakat Goryeo halkı pes etmedi! 1.236 yılında Kral Gojong, Moğolları manevi bir güçle kovmak ümidiyle bu kutsal metinlerin yeniden kazınmasını emretti.,

4a3. “Palman Daejanggyeong”: 81.258 Ahşap Blok

Halk arasında “Seksen Binlik Külliyat” (Palman Daejanggyeong) olarak bilinen bu ikinci versiyonu tamamlamak tam 15 yıl süren iğneyle kuyu kazar gibi bir emek gerektirdi., Bugün Haeinsa Tapınağı’nda büyük bir titizlikle korunan bu hazine, tam olarak 81.258 ahşap baskı bloğundan oluşmaktadır.,

4a4. Dünyanın Standart Kabul Ettiği İşçilik

Sevgili dostlar, bu bloklar o kadar yüksek kalitede ve hatasız kazınmıştır ki, yaklaşık 700 yıl boyunca tüm Doğu Asya’daki Budist metinler için standart referans kaynağı olarak kabul edilmiştir. Hatta o dönemde Çin’deki Song Hanedanlığı bile bu eserden hayranlıkla bahsetmiştir., Silla ve Goryeo’nun o meşhur “Budizm’in Altın Çağı” ruhu, işte bu ahşap yüzeylerde hayat bulmuştur.

4a5. UNESCO ve Yaşayan Miras

Bu eşsiz eser, 1962 yılında Güney Kore’nin Ulusal Hazinesi ilan edilmiş, 2007 yılında ise UNESCO Dünya Belleği Kaydı’na alınarak tüm insanlığın mirası tescillenmiştir. Ahşabın bozulmaması için bloklar hâlâ her yıl açık havada kurutularak temizlenmekte ve yüzyıllar öncesinin bilgeliği günümüze taşınmaktadır.

4b. Haeinsa Tapınağı

Burası sadece bir ibadethane değil, bir milletin azminin ve zekasının ahşaba kazınmış hikâyesidir.

Gyeongju’nun altın tozlu tarihinden biraz uzaklaşıp, yarımadanın güneyine doğru yol alıyoruz. Haeinsa Tapınağı, bugün Güney Gyeongsang bölgesinde yer almaktadır. Bu tapınak muhteşem Gaya Dağı’nın —Gayasan— derinliklerinde, huzurlu bir ormanın kalbinde yer alır.

4c. Janggyeong Panjeon (Emanet Depoları)

Tapınağın en yüksek ve en özel kısmına doğru tırmandığımızda karşımıza “Janggyeong Panjeon” çıkar. Burası paha biçilemez bir hazine olan Tripitaka Koreana’nın, yani o meşhur Budist kutsal metinlerinin kazındığı ahşap baskı bloklarının saklandığı “Emanet Depoları”dır. Bu yapılar, yüzyıllardır bu kutsal emanetlere ev sahipliği yapan kadim kütüphanelerdir.

4d. Haeinsa Tapınağı  ve Janggyeong Panjeon’un Mimari Özellikleri ve Koruma Dehası

Haeinsa ve özellikle Janggyeong Panjeon’u dünya çapında eşsiz kılan şey, içindeki hazineyi korumak için sergilenen mimari dehadır:

  • Yaşayan Bir Kütüphane: Janggyeong Panjeon, tam 81.258 adet orijinal ahşap baskı bloğunu korumak üzere tasarlanmıştır. Bu bloklar o kadar yüksek kalitede işlenmiştir ki, yaklaşık 700 yıl boyunca tüm Doğu Asya’da standart referans kaynağı olarak kabul edilmiştir.
  • Doğal İklimlendirme: Yapıların mimari tasarımı, modern teknoloji olmadan bile muazzam bir koruma sağlar. Pencerelerin stratejik yerleşimi ve büyüklük farkları sayesinde içeride kusursuz bir doğal havalandırma oluşur; ayrıca zeminindeki kömür ve tuz katmanları nemi dengeler. Bu deha sayesinde, Moğol istilaları sırasında (1236-1251 yılları arasında) yeniden hazırlanan bu bloklar, tek bir bozulma bile yaşamadan günümüze ulaşmıştır.
  • Manevi Mimari: Tapınak, UNESCO tarafından dünyanın en önemli ve en eksiksiz Budist doktrin metin koleksiyonlarından biri olarak tescillenmiştir. Mimari yapısı, Goryeo dönemindeki Budist sanatının ve bilimsel ilerlemesinin ulaştığı o muazzam zirveyi simgeler.

4e. Goryeo Döneminde İnanç: Budizm’in Altın Çağı

Goryeo denince akla gelen ilk şey, Budizm’in sadece bir inanç değil, devletin bizzat kendisi olmasıdır. Birleşik Silla’nın o görkemli Budist mirası burada zirveye ulaşmış; başkentte 11. yüzyılda tam 70 tapınak yükselmişti.

  • Tripitaka Koreana: Moğol istilaları gibi zor zamanlarda halk, Budizm’in gücüne sığınmıştı. Kral Gojong’un emriyle tam 15 yılda hazırlanan ve bugün 81.258 ahşap bloktan oluşan o devasa külliyat, Goryeo insanının inancının ve sabrının en somut kanıtıdır.
  • Keşişler ve Okullar: Jinul gibi bilge isimler, Budist öğretileri toplumsal yaşamın merkezine taşımıştır.

4f.  Goryeo Döneminde Sanat: “Kral Balıkçısı” Yeşili ve Sedef

Goryeo sanatı, zarafetin ve teknik ustalığın buluştuğu bir şaheserler galerisidir:

  • Goryeo Celadon (Koryo Süladonu): Dünyaca ünlü bu seramikler, o meşhur “kral balıkçısı” (kingfisher) rengiyle Song Hanedanlığı’nda bile hayranlık uyandırmıştı. Özellikle sanggam denilen kakma tekniğiyle seramiklerin üzerine işlenen motifler, Goryeo’nun estetik dehasını gösterir.

Bu büyüleyici rengin asıl kahramanı, hem seramiğin hamurunda (kilinde) hem de üzerine sürülen sırda bulunan demirdir. Goryeo ustaları, odun külüyle karıştırdıkları demir içerikli özel bir sır kullanıyorlardı. Ancak sırf demiri sürmek yetmiyor; o rengin “canlanması” için çok özel bir fırınlama süreci gerekiyordu.

Seramikler, “ejderha fırını” denilen ve Çin tasarımlarından geliştirilen özel uzun fırınlarda pişirilirdi. İşin püf noktası, pişirme sırasında fırındaki oksijeni azaltmaktı; biz buna teknik olarak “indirgenmiş atmosfer” diyoruz. Oksijen azaldığında, sırdaki demir kimyasal bir tepkimeye girerek o meşhur mavi-gri-yeşil spektrumuna bürünürdü.

Bu rengi sadece yeşil değil de, o derin ve parlak “kral balıkçısı” rengi yapan gizli bir ayrıntı daha var: Sırın içindeki çok az miktardaki titanyum kalıntısı. İşte bu küçük mineral dokunuşu, rengi daha yeşilimsi ve canlı bir tona kaydırarak o eşsiz derinliği sağlıyordu.

Goryeo sanatçıları bununla da yetinmediler. Sanggam adını verdikleri bir kakma tekniği geliştirdiler. Seramiğin üzerine motifler kazıyıp içini siyah (manyetit) veya beyaz (kuvars) killerle dolduruyorlardı; bu zıt renkler o şeffaf, yeşilimsi sırın altından parıldayarak kral balıkçısı rengine muazzam bir zarafet katıyordu.

Bu seramikler o kadar kusursuzdu ki, o dönemin dev gücü olan Çin’in Song Hanedanlığı’ndaki bilgeler bile Goryeo süladonlarını “dünyanın en iyisi” olarak selamlıyordu.

  • Sedef Kakmalı Lake: Aristokrasinin ve Budist ayinlerin vazgeçilmezi olan sedef kakmalı kutular ve eşyalar, o dönemde Uzak Doğu’nun en kıymetli sanat eserleri arasında yer alıyordu.

4g.  Goryeo Döneminde Edebiyat ve Matbaa

Goryeo, eğitimin ve kayda geçmenin kutsal sayıldığı bir dönemdi:

  • Johannes Gutenberg’den tam 200 yıl önce, Goryeo halkı metal hareketli harflerle kitap basmayı başarmıştı. 1.234 yılında basılan Sangjeong Gogeum Yemun ((Eski ve Yeni Ritüellerin Belirlenmiş Metni), bu teknolojinin ne kadar erken geliştiğinin kanıtıdır.
  • Kim Pusik gibi büyük bilginler Samguk sagi (Üç Krallığın Tarihi) gibi dev eserleri kaleme alırken, aristokrasi Klasik Çince şiirle iç içe yaşıyordu. Hatta Silla’dan miras kalan Hyangga şiirlerinin birçoğunun aslında Goryeo döneminde yaratıldığı sonradan anlaşılmıştır; meşhur Cheoyongga bunlardan biridir.

4h. Goryeo Döneminde Palgwanhoe ve İslam Etkisi

Goryeo sandığınızdan çok daha kozmopolitti:

  • Palgwanhoe: Bu devasa ulusal kutlama, sadece dini bir tören değil, aynı zamanda Arap tüccarların, Japon elçilerin ve kuzeyli Mohe halkının buluştuğu uluslararası bir ticaret şöleniydi.
  • İslam ve Soju: 1024 yılında Müslüman tüccarların gelmesiyle Kaesong’da camiler (Ye-Kung) yükselmeye başladı. İlginç bir bilgi olarak; bugün Kore denince akla gelen Soju, aslında 13. yüzyılda Moğol istilaları sırasında Arap dünyasından öğrenilen damıtma teknikleriyle (Arak) yapılmıştır.

Kısacası; Goryeo, bir elinde kutsal metinleri, diğer elinde zarif seramikleri tutan; limanlarını dünyaya açan ve liyakati liyakat sınavlarıyla (Kwagŏ) taçlandıran modern bir ruhun hanedanlığıydı.

5. Joseon Hanedanı (1392–1910)

General Yi Seong-gye, bir darbe ile Goryeo’yu yıkarak Konfüçyüsçü temellere dayanan Joseon’u kurdu. Joseon’un en parlak yıldızı, halkın okuma yazma öğrenmesi için bizzat Hangul alfabesini icat eden Büyük Kral Sejong’dur. Joseon; 16. yüzyıl sonunda Japon ve ardından Mançu istilalarıyla sarsılmış, zamanla dış dünyaya kapanarak “Münzevi Krallık” olarak anılmaya başlanmıştır.

5a. Kaplumbağa Gemilerin (Geobukseon) Hikâyesi

1592 ve 1598 yılları arasında Joseon Krallığı, Japon istilalarıyla (Imjin Savaşı) sarsılırken, Amiral Yi Sun-sin denizlerde adeta bir efsane yazıyordu. Peki, bu Japon donanmasına korku salan Kaplumbağa Gemiler tam olarak neydi?

Bu gemi sadece bir ulaşım aracı değil, dönemi için devrim niteliğinde bir teknoloji harikasıdır. Bu gemiler, devasa ve heybetli yapılarına rağmen şaşırtıcı derecede hızlı ve çevik hareket edebiliyorlardı. Hem bir saldırı gemisi hem de sarsılmaz bir kale gibi tasarlanmışlardı.

Geminin en dikkat çekici özelliği, üst kısmının bir kaplumbağa kabuğunu andıran kavisli bir çatıyla kaplı olmasıydı. Ama bu sıradan bir çatı değildi! Üzeri keskin demir çivilerle donatılmıştı. Hayal edin; düşman askerleri gemiye atlayıp kontrolü ele geçirmek istediklerinde, bu çiviler yüzünden gemiye ayak bile basamıyorlardı. Bu dâhice dokunuş, o dönemin deniz savaşlarındaki en yaygın strateji olan “aborda etme” yöntemini tamamen işlevsiz kılıyordu.

Kaplumbağa Gemiler sadece savunma yapmıyordu; onlar aynı zamanda birer hücum canavarıydı. “Mahmuzlama” (ramming) kapasitesine sahip olan bu gemiler, düşman kadırgalarına çarparak onları paramparça edebiliyordu. Aynı zamanda içindeki toplarla donatılmış olan bu gemiler, her yönden ateş kusabiliyordu.

Amiral Yi Sun-sin, bu yenilikçi gemileri ve üstün stratejik zekasını kullanarak Japon donanmasını püskürtmeyi başardı. Ming Hanedanlığı’nın da desteğiyle bu deniz zaferleri, Joseon Krallığı’nın hayatta kalmasını sağlayan en kritik dönemeçlerden biri oldu.

Bugün Kore’de kime sorsanız size Amiral Yi Sun-sin’in ne kadar saygın bir figür olduğunu anlatacaktır; hatta kendisi popüler anketlerde Büyük Kral Sejong’u bile geride bırakarak halkın en sevdiği tarihi kişilik seçilmiştir.

Başkent Seul’deki Savaş Müzesinde bu geminin iç yapısını ve o meşhur demir çivilerini yakından görebileceğiniz, aslına uygun inşa edilmiş etkileyici bir replika bulunmaktadır.

5b. Imjin Savaşı’na (1592–1598)

Bu savaş, sadece iki komşu arasındaki bir çatışma değil, Uzak Doğu’nun kaderini belirleyen ve “Yedi Yıl Savaşı” olarak da anılan devasa bir kırılma noktasıdır.

5b1. Fırtınadan Önceki Sessizlik ve Bir Hata

Savaşın ayak sesleri aslında çok önceden duyulmuştu. Japonya’yı birleştiren Toyotomi Hideyoshi, gözünü Asya kıtasına dikmiş ve Kore’yi Çin’e (Ming Hanedanlığı) giden bir köprü olarak kullanmak istemişti. Joseon sarayı durumu anlamak için Japonya’ya elçiler gönderdi; ancak elçiler döndüğünde birbirine zıt raporlar verdiler. Bu siyasi bölünme nedeniyle maalesef gereken önlemler zamanında alınamadı ve 1592 baharında Joseon, hazırlıksız bir şekilde istilaya yakalandı.

5b2. Amiral Yi Sun-sin ve Kaplumbağa Gemiler

Savaşın gidişatını değiştiren en büyük kahraman, şüphesiz hepimizin ismini saygıyla andığı Amiral Yi Sun-sin’dir. Joseon donanması, Amiral’in dehası ve teknolojik bir mucize olan Kaplumbağa Gemiler (Geobukseon) sayesinde denizlerde Japon ikmal hatlarını felç etti. Bu gemiler; masif yapıları, çevik hareket kabiliyetleri ve üzerindeki demir çivilerle kaplı zırhlarıyla Japon ordusuna korku saldı. Eğer Yi Sun-sin denizleri kapatmasaydı, bugün çok daha farklı bir tarih anlatıyor olabilirdik.

5b3. Karadaki Direniş: Hwacha ve Gönüllü Ordular

Sadece denizlerde değil, karada da inanılmaz bir direniş vardı. Uibyeong denilen “Doğruluk Orduları” (gönüllü köylü orduları), Japon birliklerine karşı gerilla taktikleriyle savaştı. Bu dönemde Joseon teknolojisinin bir başka harikası olan Hwacha (roketli ok bataryası) sahneye çıktı. Yüzlerce oku aynı anda fırlatabilen bu ölümcül makineler, Japon istilacılarını karada durdurmakta hayati bir rol oynadı.

5b4. Büyük İttifak ve Zaferin Bedeli

Joseon, bu zor günlerinde müttefiki olan Çin’in Ming Hanedanlığı’ndan da askeri destek aldı. Ortak güçler, 1598 yılına gelindiğinde Japonları tamamen yarımadadan atmayı başardı. Ancak zaferin bedeli çok ağırdı; her iki ülke de büyük kayıplar verdi, şehirler yıkıldı. Hatta Joseon’un o paha biçilemez tarihi kayıtları olan Veritable Records (Sillok) kopyalarının çoğu 1592’deki ilk saldırılarda yanıp kül oldu.

5b5. Bir Milletin Doğuşu ve Kırılmayan Hafıza

Bu savaşın Kore halkı üzerindeki en büyük mirası, ortak bir “etnik kimlik” ve “ulusal bilinç” duygusunun doğuşudur. Halk; diliyle, inancıyla ve vatan sevgisiyle tek bir yumruk haline geldi. Ancak bu dönemden kalan kültürel güvensizlik ve travmalar, Kore ile Japonya arasındaki ilişkilerde yüzyıllar boyunca sürecek derin izler bıraktı.

Imjin Savaşı; bir yanda büyük bir yıkımın, diğer yanda ise Amiral Yi ve halkın sarsılmaz azmiyle yazılmış bir yeniden doğuşun hikâyesidir.

5c. İstilalar sırasında yakılan ‘Sillok’ kayıtları

Bahsettiğimiz bu paha biçilemez hazine: Sillok, yani “Hanedanlığın Gerçek Kayıtları”.

5c1. Kralların Gölgesi: Sillok Nedir?

Sillok, Joseon Hanedanlığı krallarının günlük faaliyetlerinden devlet işlerine kadar her detayı içeren muazzam bir külliyattır. Hayal edin; bir kralın her sözü, her kararı ve hatta bazen hataları bile o an orada bulunan tarihçiler tarafından titizlikle not ediliyordu. Bu kayıtlar sadece tarih değil, aynı zamanda devletin şeffaflık ve adalet arayışının bir simgesiydi.

5c2. Büyük Felaket: 1592 Imjin Savaşı

1592 yılında Japonya’nın başlattığı o büyük istila (Imjin Savaşı), Kore Yarımadası için büyük bir kültürel yıkımı da beraberinde getirdi. Bu fırtınalı günlerde, başkentte saklanan ana Sillok kopyaları ne yazık ki alevlere teslim oldu ve bir milletin hafızası yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

5c3. Büyük Kral Sejong’un Dehası ve “Yedekleme” Vizyonu

İşte burada, Büyük Kral Sejong’un o muazzam öngörüsü devreye giriyor! Sejong, bu kayıtların ne kadar kırılgan olduğunu ve tek bir yerde tutulmasının risklerini anlamıştı. Bu yüzden dâhice bir emir verdi: Kayıtların sadece bir kopya olarak kalmamasını, dört ekstra kopyasının daha çıkarılmasını ve bu kopyaların ülkenin farklı bölgelerindeki güvenli depolara (arşivlere) dağıtılmasını istedi.

5c4. Neden Bu Kadar Önemli?

  • Hafızanın Kurtuluşu: Sejong’un bu “dağıtılmış arşivleme” sistemi sayesinde, 1592’deki o korkunç yangınlarda başkentteki kopyalar kül olsa da uzak dağlarda saklanan diğer kopyalar kurtulmayı başardı. Eğer bu vizyoner adım atılmasaydı, biz bugün Joseon tarihine dair bildiklerimizin çoğundan mahrum kalacaktık.
  • Modern Tarih Yazımının Omurgası: Bugün bizler, Sejong’un adının bu kayıtlarda 2.000’den fazla kez geçtiğini ve onun bilimsel devrimlerini en ince ayrıntısına kadar biliyorsak, bunu kurtarılan o Sillok kopyalarına borçluyuz.
  • Siyasi Bir Miras: Sillok, sadece bir kitap dizisi değil; bir devletin kendi geçmişine duyduğu saygının ve onu geleceğe hatasız aktarma iradesinin kanıtıdır.

Kısacası Sillok kayıtlarının yakılması bir trajediydi, ancak onların korunması için verilen o asırlık mücadele, Kore kültürünün ne kadar köklü ve dayanıklı olduğunun en güzel hikâyesidir.

5d. Yağmur Ölçerler

Bahsettiğimiz bu teknoloji harikası, Korece adıyla Ch’ŭgugi, yani dünyadaki ilk standart yağmur ölçerlerdir.

5d1. Dünyadan 200 Yıl Önce Gelen Deha

Dostlarım, bu cihazın önemini anlamak için tarihe bir not düşmeliyiz: Avrupa’da Benedetto Castelli benzer bir cihazı ancak 1639 yılında geliştirebilmişken, Joseon’un parlak zihinleri ondan yaklaşık 200 yıl önce, yani 1441 yılında bu icadı tamamlamışlardı. Bu muazzam buluş, o dönemde Joseon’un bilimsel olarak ne kadar ileri bir noktada olduğunun en somut kanıtlarından biridir.

5d2. Joseon’un “Rüya Takımı”: Mucitler

Hikâyemiz yine o muazzam kadroya uzanıyor. Dönemin veliaht prensi (ve geleceğin Kralı Munjong) olan Yi Hyang, yanına dâhi mühendis Chang Yŏngsil ve bilim insanı Yi Ch’ŏn’u alarak bu projeye liderlik etmiştir. Kral Sejong’un teşvikiyle bir araya gelen bu ekip, gökyüzünden düşen her damlayı ölçülebilir kılmayı başarmıştır.

5d3. Tarlalardan Vergi Masalarına: Neden İcat Edildi?

Yağmur ölçerler sadece bilimsel bir merak için yapılmamıştı; bu icat doğrudan halkın refahına yönelikti:

  • Tarımda Verimlilik: Yağmurun miktarını tam olarak bilmek, çiftçilere mahsul yönetiminde büyük bir avantaj sağlıyordu ve bu durum tarımsal üretimin katlanarak artmasına katkıda bulunmuştur.
  • Adaletli Vergilendirme: Belki de en ilginç kısmı şudur; Sejong dönemi bürokratları, yağmur ölçerlerden gelen verileri kullanarak bölgelere göre değişen, çok daha adil ve esnek bir vergi sistemi (kongpŏp) geliştirmişlerdir. Yani az yağmur alan ve ürünü az olan köylüden, bu ölçümler sayesinde daha az vergi alınabiliyordu.

5d4. Ülke Çapında Bir Bilim Ağı

Kral Sejong bu icadın sadece saray bahçesinde kalmasını istememişti. 1442 yılına gelindiğinde, yağmur ölçerler Joseon’un dört bir yanına dağıtılmış ve modern bir meteoroloji istasyonu ağı gibi ülkenin her yerinden veri toplanmaya başlanmıştır. Her ne kadar 16. yüzyılın sonlarında bir dönem kullanım dışı kalsa da bu gelenek 1770 yılında yeniden canlandırılmış ve hanedanlığın sonuna kadar kullanılmıştır.

Ch’ŭgugi sadece bir metal kap değil; Joseon insanının doğayı anlama, halkını doyurma ve adaleti sağlama arzusunun bir simgesidir.

5e. Dünyanın en bilimsel alfabesi: Hangul

Büyük Kral Sejong: halkına duyduğu derin sevgiyle bir alfabeyi sıfırdan inşa eden bir dâhi

Dünyanın en bilimsel alfabelerinden biri kabul edilen Hangul’un neden ve nasıl icat edildiğinin o dokunaklı hikâyesini beraber keşfedelim:

  1. yüzyılın başlarında Kore’de okuma yazma bilmek, sadece yangban dediğimiz üst sınıf soylulara tanınmış bir ayrıcalıktı. Çünkü o dönemde kullanılan Çince karakterler (Hanja) hem çok zordu hem de Kore dilinin yapısına hiç uygun değildi.

Kral Sejong’u bu icada iten asıl nedenleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Halkın Çaresizliği: Halk, kendi duygularını ve şikâyetlerini kağıda dökemiyor, mahkemelerde dertlerini anlatamıyordu. Sejong, “Cahil halktan söylemek istedikleri olup da sonunda duygularını ifade edemeyen pek çok kişi var” diyerek bu duruma çok üzülüyordu.
  • Bir Cinayet ve Ahlaki Eğitim: 1428 yılında Kim Hwa adında bir adamın babasını öldürmesi sarayı derinden sarstı. Sejong, halkın Konfüçyüsçü etik kuralları öğrenmesi için resimli rehberler hazırlatsa da (Samganghaengsilto), halkın okuma yazma bilmemesi bu eğitimin önündeki en büyük engeldi.
  • Dilsel Farklılıklar: Sejong, Korece seslerin Çince karakterlerle tam olarak karşılanamadığının ve Kore dilinin Çin medeniyetinden farklı olduğunun bilincindeydi.

Hangul’un icadı öyle bir günde olmadı; arkasında yıllarca süren bilimsel bir araştırma ve hatta bir miktar “gizlilik” var:

  • Liyakat ve Bilim: Sejong, icat öncesinde sarayda Değerliler Salonu “Hall of Worthies” (Jiphyeonjeon) adında bir düşünce kuruluşu kurarak en parlak zihinleri bir araya getirdi. Kendisi de bizzat dilbilim üzerine çalışıyor, hatta her gün Çince dersleri alıyordu.
  • 1443: İlk Işık: Alfabe, muhtemelen büyük bir gizlilik içinde geliştirildi ve 1443 yılının sonunda saraya açıklandı. Bazı akademisyenler Sejong’un tek başına çalıştığını savunsa da, sarayda kurulan Ŏnmunch’ŏng (Yerel Yazı Komisyonu) bünyesindeki genç bilginlerin ona yardım ettiği bilinmektedir.
  • Hunminjeongeum (1446): Nihayet 1446 yılında, “Halka Doğru Seslerin Öğretilmesi” anlamına gelen Hunminjeongeum adlı rehberle alfabe resmen duyuruldu. Bu eserde her harfin nasıl telaffuz edileceği ve felsefesi detaylıca anlatılmıştır.

Her devrim gibi bu da kolay kabul edilmedi değerli misafirler. Ch’oe Malli liderliğindeki bir grup soylu, bu yeni alfabeyi “Çin medeniyetinden uzaklaşmak” ve “anti-Konfüçyüsçü” olmakla suçladı. Onlara göre okuryazarlık sadece seçkinlerin elinde kalmalıydı. Kral Sejong ise geri adım atmadı; bu alfabeyi halkının iyiliği için yarattığını savunarak muhalifleri kısa süreliğine hapse bile attırdı.

İşin en hüzünlü yanı şudur ki; Hangul icat edildikten sonra 400 yıl boyunca saray çevresinde “kaba” bir yazı sistemi olarak küçümsendi. Ancak 1894 yılındaki Kabo Reformları ile nihayet devletin resmi yazışma alfabesi olarak kabul edilebildi.

Bugün Seul sokaklarında dolaşırken, o devasa Sejong heykelinin önünde durduğunuzda şunu unutmayın: O harfler sadece birer çizgi değil, bir kralın halkının sesini duyma arzusunun ürünüdür.

5f. Eulsa Anlaşması (1905 Koruma Antlaşması)

Kore’nin bağımsızlık zincirlerinin ağır darbeler aldığı o meşhur Eulsa Anlaşması (1905 Koruma Antlaşması)

  • Fırtınadan Sonraki Pranga: Japonya, 1905 yılında Rusya’ya karşı kazandığı zaferin ardından Kore üzerindeki baskısını iyice artırmıştı. İşte bu siyasi atmosferde, 17 Kasım 1905 tarihinde Kore İmparatorluğu fiilen Japonya’nın bir koruması (protektorası) haline getirildi.
  • Zoraki Bir İmza: Değerli misafirler, bu anlaşmanın en çarpıcı yanı aslında bir hukuksuzluk hikayesi olmasıdır. Anlaşma, İmparator Gojong’un resmi onayı veya mührü olmadan, tamamen baskıyla dayatılmış ve ilan edilmiştir.
  • Bağımsızlığın İlk Çatlağı: Bu anlaşma ile Kore, kendi dış işlerini yürütme yetkisini kaybederek diplomatik egemenliğinden vazgeçmeye zorlanmıştır. Bu olay, 1910 yılında gerçekleşecek olan o tam ilhaka ve Kore’nin fiilen bir Japon kolonisi haline gelmesine giden yolun en karanlık habercisiydi.
  • Bir Milletin Direniş Meşalesi: Bu haksızlık karşısında Kore halkı ve aydınları asla boyun eğmedi. Birçok entelektüel ve vatansever, bağımsızlığı geri kazanmak için dernekler ve teşkilatlar kurarak büyük bir direniş hareketi başlattı. Hatta bu baskılara karşı çıkan askerler, “Doğruluk Orduları”na (Righteous Army) katılarak ulusal bir mücadeleyi ateşledi.
  • Tarihin Nihai Hükmü: Yıllar sonra, 1965 yılında imzalanan anlaşmalarla bu ve benzeri tüm zoraki antlaşmaların aslında hukuken “geçersiz ve hükümsüz” olduğu tüm dünyaya ilan edilmiştir.

5g. Joseon Hanedanlığı Döneminde İnanç: Neo-Konfüçyüsçülük

Joseon demek, Konfüçyüsçülüğün asalet ve ahlakla yoğrulmuş dünyası demektir. Hanedanlığın kurucusu Yi Seong-gye ile birlikte, devletin resmi ideolojisi Budizm’den Neo-Konfüçyüsçülüğe kaymış; ahlak, doğruluk ve pratik etik toplumsal yaşamın merkezine oturmuştur. Bu yeni dönemde seonbi denilen, mevkii ve zenginliği değil, bilgiyi ve dürüstlüğü seçen bir bilgin sınıfı doğmuştur. Ancak halkın gönlündeki Budizm ve Şamanizm tamamen silinmemiş; hatta Büyük Kral Sejong gibi hükümdarlar bile özel hayatlarında Budist inancına bağlı kalmaya devam etmiştir.

5h. Joseon Hanedanlığı Döneminde Edebiyat

Büyük Kral Sejong, 1446 yılında “Halka Doğru Seslerin Öğretilmesi” (Hunminjeongeum) felsefesiyle Hangul alfabesini bizzat icat ederek Kore tarihinde bir devrim yapmıştır. Hangul sayesinde halk kendi dertlerini kağıda dökebilmeye başlamış ve bu dille yazılan ilk büyük şaheser olan Yongbiŏch’ŏn’ga (Uçan Ejderhaların Şarkısı) ortaya çıkmıştır. Edebiyat dünyası Konfüçyüsçü ilkeleri anlatan rehberler, tarih kayıtları ve coğrafya metinleriyle dolup taşarken; matbaacılıkta kullanılan metal hareketli harfler sayesinde bilgi daha önce hiç olmadığı kadar hızlı yayılmıştır.

5i. Joseon Hanedanlığı Döneminde Sanat ve Mimari

Joseon sanatı, Goryeo’nun o gösterişli yapısının aksine, Neo-Konfüçyüsçü düşüncenin getirdiği bir sadelik ve vakur bir duruş sergiler. Resim sanatında An Kyŏn’un o meşhur Mongyudowŏndo (Rüyadaki Şeftali Bahçesi) eseri gibi doğa manzaraları zirve yaparken, kaligrafi ve müzik de saray yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Müzik alanında Aak denilen saray müziği yeniden düzenlenmiş, hatta yeni nota sistemleri geliştirilmiştir. Mimari de ise başkent Hanyang’daki (Seul) Gyeongbokgung Sarayı, bir krallığın gücünü ve estetik anlayışını taşlara ve ahşaba kazıyan bir abide olarak yükselmiştir.

5j. Joseon Hanedanlığı Döneminde Bilim ve Tarih

Joseon sadece sanatla değil, dâhice buluşlarla da dünyayı selamlamıştır. Dünyanın ilk standart yağmur ölçerleri (ch’ŭgugi), su saatleri ve gökyüzünü gözleyen muazzam aletler bu dönemde hayat bulmuştur. Ayrıca savaş meydanlarında düşmana korku salan Kaplumbağa Gemiler ve roketli ok bataryaları (hwacha), Joseon’un askeri teknolojideki dehasını gösterir. Bir milletin hafızası olan Sillok (Hanedanlığın Gerçek Kayıtları) ise, dört ayrı kopya halinde ülkenin dört bir yanına dağıtılarak en zorlu işgallerden bile kurtarılmış ve Joseon tarihini bizlere eksiksiz ulaştırmıştır.

5k. Joseon Hanedanlığı Döneminde Sosyal Yapı

Joseon toplumu, kaderin doğumla belirlendiği katı bir hiyerarşiye sahipti. En üstte soylu yangban sınıfı, ortada teknik uzmanlar olan jungin, geniş kitleleri oluşturan köylüler (sangmin) ve en altta ise köleleri de kapsayan cheonmin sınıfı bulunurdu. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde toplumsal hareketlilik artmış ve 1894 yılındaki radikal değişimlerle bu sınıf sistemi tamamen tarihe gömülmüştür.

Gördüğünüz gibi dostlarım, Joseon; bir yanda fırçasından mürekkep damlayan bilgelerin, diğer yanda gökyüzünü ölçen bilim insanlarının ve halkına duyduğu sevgiyle alfabe yaratan bir kralın masalsı öyküsüdür.

6. Karanlık ve Direniş: Japon İşgali (1910–1945)

6. yüzyıl sonunda modernleşme çabaları dış baskılarla sekteye uğradı ve 1910 yılında Japonya Kore’yi resmen ilhak etti. Bu 35 yıllık süreçte Kore dili yasaklanmış, insanlar isimlerini değiştirmeye zorlanmış ve birçok kültürel varlık Japonya’ya kaçırılmıştır. Ancak Kore halkı hiç pes etmedi; 1 Mart 1919’da bağımsızlık çığlıkları yükseldi ve Şanghay’da bir Geçici Hükümet kuruldu.

6a. Fırtınanın Ayak Sesleri: İlhak (1910)

Bu karanlık dönem aslında 1910 yılında bir anda başlamadı. Japonya, 1905 yılında Rusya’ya karşı kazandığı zaferin ardından Kore’yi bir “protektora” (koruma bölgesi) haline getirmişti. Ancak bu anlaşma, İmparator Gojong’un resmi mührü veya onayı olmadan, tamamen baskı altında ilan edilmiş bir hukuksuzluk belgesiydi. Nihayet 1910 yılında Japonya, Kore’yi resmen ilhak etti ve bu kadim toprakların adını “Chosen” olarak değiştirdi.

6b. Bir Milletin Hafızasını Silme Çabası: Kültürel Kıyım

Daha önce size hayranlıkla anlattığım o muazzam Hangul alfabesi yasaklanıyor, Korece konuşmak suç sayılıyor ve okullarda sadece Japonca eğitimi veriliyordu. Japon yönetimi, Korelileri “Japonlaştırmak” için her türlü yola başvurdu:

  • İsimlerin Çalınması: 1940 yılında Koreliler kendi aile isimlerini bırakıp Japonca isimler almaya zorlandılar (Soshi-kaimei); ismini değiştirmeyen çocuklar okullara alınmıyor, yetişkinlere iş verilmiyordu.
  • İnanç Baskısı: Koreliler, Japon imparatoruna ve Şinto inançlarına saygı göstermeye zorlanırken; Hristiyan liderler ve Budist keşişler ağır baskılar altındaydı.
  • Tarihin Yakılması: Binlerce tarihi belge ve kitap yakıldı, Kore’nin sanatsal hazineleri Japonya’ya taşındı.

6c. Bağımsızlık Çığlığı: 1 Mart Hareketi (1919)

Her baskı kendi direnişini doğurur. 1919 yılının Mart ayında, son kral Gojong’un ölümü ve zehirlendiği şayiaları üzerine Seul sokaklarında binlerce öğrenci toplandı. Woodrow Wilson’ın “kendi kaderini tayin etme” prensiplerinden ilham alan yaklaşık iki milyon insan, barışçıl gösterilerle bağımsızlık haykırdı. Japonya bu hareketi çok kanlı bir şekilde bastırdı; yaklaşık 7.000 kişi öldürüldü ve binlerce insan tutuklandı. Ancak bu olay, Şanghay’da kurulan Kore Geçici Hükümeti’nin ve sarsılmaz bir ulusal bilincin temeli oldu.

6d. Ekonomik Sömürü ve Savaşın Kırbaç Sesleri

Bu dönemde sadece ruhlar değil, topraklar da sömürüldü. Japonya, 1945’e gelindiğinde Kore’deki tüm mülklerin yaklaşık %85’ini ele geçirmişti. Demiryolları ve yollar inşa edildi; ama bunlar modernleşme için değil, Kore’nin kaynaklarını hızla Japonya’ya taşımak içindi.

1930’ların sonunda Japonya’nın Çin ve Pasifik’te savaşa girmesiyle baskı dayanılmaz bir boyuta ulaştı:

  • Zorunlu Çalışma ve Askerlik: Koreli erkekler Japon ordusuna alındı veya madenlerde, fabrikalarda köle gibi çalıştırıldı.
  • Teselli Kadınları (Comfort Women): Tarihin en acı sayfalarından biridir; binlerce Koreli genç kız kaçırılarak veya kandırılarak Japon ordusunun genelevlerinde fahişeliğe zorlandı. Bu yara, bugün hâlâ Kore ve Japonya arasındaki ilişkilerin en hassas noktasıdır.

7. Bölünme ve Kore Savaşı

Nihayet, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda teslim olmasıyla 15 Ağustos 1945’te Kore özgürlüğüne kavuştu. Ancak bu sevinç yarım kaldı; çünkü kuzeyi Sovyetler, güneyi ise Amerika Birleşik Devletleri işgal ederek 38. paralelde ülkeyi ikiye böldü.

Bu 35 yıl Koreliler için sadece acının değil, aynı zamanda küllerinden doğan bir milletin, dilini ve onurunu asla teslim etmeyen o mağrur duruşun hikâyesidir.

Dünya Savaşı bitince özgürlük geldi sanıldı ancak yarımada 38. paralelden ikiye bölündü. 1950’de başlayan ve 3 milyon cana mal olan Kore Savaşı, 1953’te bir barış anlaşmasıyla değil, sadece bir ateşkesle durdu.

Kore Savaşı ile daha detaylı bilgi istersen daha önce yazdığım bu yazıyı okuyabilirsin.

8. Modern Güney Kore ve Han Nehri Mucizesi (1945–Günümüz)

Savaştan sonra Güney Kore, “Han Nehri Mucizesi” denilen inanılmaz bir hamleyle dünyanın en fakir ülkelerinden biriyken bugün dev bir teknoloji ve kültür gücüne dönüştü. Kuzey Kore ise militarist ve kapalı bir sistemle yoluna devam etti.

İşte sevgili dostlar, Kore’nin her seferinde küllerinden daha güçlü doğan bu büyüleyici hikayesi böyle. Yarımada bugün hala bölünmüş olsa da, barış ve birleşme umudu tarihin her sayfasında yaşamaya devam ediyor. Yolculuğumuza eşlik ettiğiniz için teşekkürler!

A Brief History of Korea

Özgür Gülün tarafından kaleme alınan bu kapsamlı çalışma, Kore Yarımadası'nın kadim köklerinden modern çağa uzanan tarihi serüvenini detaylı bir kronolojiyle ele almaktadır. Metin, efsanevi Gojoseon krallığından başlayarak, bölgenin kültürel kimliğini şekillendiren Üç Krallık dönemindeki siyasi mücadeleleri ve sanat anlayışını derinlemesine incelemektedir. Kaynaklar; Budizm’in yayılışıHangul alfabesinin icadı ve kaplumbağa gemiler gibi askeri teknolojiler üzerinden Kore’nin bilimsel ve toplumsal gelişimini aktarmaktadır. Japon işgali ve Kore Savaşı gibi trajik dönemeçlerin ardından gelen Han Nehri Mucizesi, ülkenin küresel bir güç haline gelişini simgeleyen bir başarı öyküsü olarak sunulmaktadır. Ayrıca yazar, profesyonel rehberlik birikimiyle mimari eserler ve tarihi belgeler üzerinden bölgenin zengin kültürel mirasını okuyucuya tanıtmaktadır. Bu anlatı, bir milletin karşılaştığı zorluklara rağmen dilini, onurunu ve kültürel değerlerini nasıl koruduğunu zarif bir dille özetlemektedir.

1 / 5

Imjin Savaşı (1592-1598) sırasında Amiral Yi Sun-sin tarafından Japon donanmasına karşı kullanılan, üstü keskin demir çivilerle kaplı ve dönemi için teknolojik bir mucize sayılan gemilerin adı nedir?

2 / 5

Joseon Hanedanlığı döneminde halkın okuma yazma öğrenmesini kolaylaştırmak amacıyla 1446 yılında "Halka Doğru Seslerin Öğretilmesi" felsefesiyle Hangul alfabesini bizzat icat eden hükümdar kimdir?

3 / 5

Goryeo Hanedanlığı döneminde Moğol istilalarına karşı bir dua olarak hazırlanan ve bugün Haeinsa Tapınağı'nda korunan 81.258 ahşap baskı bloğundan oluşan devasa külliyatın adı nedir?

4 / 5

Silla Krallığı'nda kişinin sosyal statüsünü, giydiği kıyafetin rengini ve devlet makamındaki yerini belirleyen katı hiyerarşi sistemine ne ad verilir?

5 / 5

Efsaneye göre M.Ö. 2333 yılında göklerden gelerek ilk Kore krallığı olan Gojoseon'u kuran kişi kimdir?

Your score is

The average score is 40%

0%

OKUMA LİSTESİ

Kısa Kore Tarihi
self> Kısa Kore Tarihi
Yazar: Michael J. Seth Kategori: Kore, Kore Tarihi

Michael J. Seth’in "Kısa Kore Tarihi" kitabı, Kore’nin antik dönemden günümüze siyasi ve kültürel dönüşümünü özetler.

If you liked it, share it!

Shares

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *