Büyük Sfenks
Makale Okuma Süresi
8 February 2026 tarihinde Özgür Gülün tarafından güncellendi.
Hoş geldiniz dostlar! Bugün sizi Gize Platosu’nun o meşhur sessizliğinin içine, binlerce yıllık bir sırrın, Büyük Sfenks’in hikâyesine davet ediyorum. Karşımızda duran bu devasa anıt, sadece taş ve kayadan ibaret değil; o, insanlık tarihinin en büyüleyici yolculuklarından birinin tanığıdır.
Her şey yaklaşık 4.500 yıl önce, Eski Krallık döneminde, 4. Hanedan firavunu Kefren (Khafre) döneminde başladı. Kefren, babası Keops’un piramidinin yanına kendi piramidini inşa ettirirken, platonun girişine bu muazzam koruyucuyu dikmeye karar verdi. Sfenks, aslında Gize’nin yerel kireçtaşından tek bir blok halinde oyulmuş, dünyanın en büyük tek taş heykelidir. Yaklaşık 73,5 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğindeki bu dev, bir aslanın gücü ile bir firavunun zekasını tek bir gövdede birleştirir.
Ancak her ihtişamlı dönem gibi, Sfenks’in de sessizliğe gömüldüğü zamanlar oldu. Eski Krallık’ın çöküşüyle birlikte bakımsız kalan anıt, yüzyıllar boyunca çöl kumları tarafından neredeyse tamamen yutuldu. Ta ki MÖ 1400 civarında, genç bir prens olan IV. Thutmose avlanırken Sfenks’in gölgesinde uyuyakalana kadar. Efsaneye göre Sfenks rüyasında prense fısıldadı: “Eğer üzerimdeki kumları temizlersen, seni Mısır’ın hükümdarı yapacağım”. Thutmose bu sözü tuttu, Sfenks’i kumların hapsinden kurtardı ve bu anıyı ölümsüzleştirmek için ön ayaklarının arasına o meşhur “Rüya Steli”ni dikti.
Rüya Steli, Sfenks’in o devasa ön ayaklarının tam ortasında, göğsünün dibinde dimdik duran bu anıt, yaklaşık 3,5 metre yüksekliğinde ve 15 ton ağırlığında devasa bir granit bloktur. Sfenks’in o meşhur bakışlarının hemen altında yer alan bu stel, aslında yaklaşık 3.400 yıl öncesine, yani MÖ 1400 civarına dayanan bir tarihin sessiz anlatıcısıdır.
Thutmose tahta çıktıktan sonra Sfenks’i kumlardan kurtararak restorasyon çalışmalarını başlatır ve bu mucizevi olayı ölümsüzleştirmek için saltanatının birinci yılında bu anıtı diktirir.
İşin uzmanlık gerektiren ve belki de en şaşırtıcı yanı ise şudur; bu devasa stel aslında Thutmose için sıfırdan kesilmemiş! Detaylı incelemeler, bu granit bloğun aslında Kefren’in piramit kompleksinden alınmış, Eski Krallık dönemine ait devasa bir kapı lentosu (üst eşiği) olduğunu ve Thutmose tarafından yeniden işlenerek bir anıta dönüştürüldüğünü gösteriyor.
Bugün hala Sfenks’in koruyucu pençeleri arasında, ziyaretçilerini o kadim rüyanın içine çeken bu stel, Mısır tarihinin en büyüleyici “meşruiyet” hikayelerinden birini fısıldamaya devam ediyor.
Yıllar geçtikçe Sfenks birçok badire atlattı. Burnuna ne mi oldu? Popüler bir şehir efsanesi Napolyon’un ordusunu suçlasa da, 1737 tarihli çizimler onun Napolyon gelmeden çok önce burnunu kaybettiğini kanıtlıyor. Tarihçi Makrîzî’ye göre, 1378 yılında yerel halkın heykele adak sunmasına kızan bir derviş tarafından kasten kırılmıştır. Zamanla o asil sakalı da düşmüş, parçaları 1817’deki kazılarda bulunarak müzelere taşınmıştır.
Karşımızda duran bu devin yüzüne baktığımızda, eksik olan sadece burnu değil; bir zamanlar ona tam bir tanrı-kral görkemi veren aksesuarları da tarih içinde yolunu kaybetmiş.
Sfenks’in tepesine baksaydınız, tam tepesinde yaklaşık 1.75 metre derinliğinde, bir insanın içine rahatça sığabileceği bir delik görürdünüz. İşte bu gizemli boşluk, Sfenks’in bir zamanlar taşıdığı o muazzam tacı sabitlemek için oradaydı. Yeni Krallık döneminden günümüze ulaşan birçok tasvirde, Sfenks’in nemes başlığının üzerinde heybetli bir taçla boy gösterdiğini görüyoruz; ancak bu taç, tıpkı diğer parçalar gibi zamanın ve insanların müdahalesiyle yok olup gitmiş.
Gelelim o meşhur sakala… 1817 yılında İtalyan araştırmacı Giovanni Battista Caviglia, Sfenks’in ön ayakları arasındaki kumları büyük bir heyecanla kazarken, bu asil sakalın parçalarını bulduğunda kim bilir neler hissetmiştir? Bu sakal, antik Mısır tanrılarının taşıdığı o örülmüş ve ucu kıvrılmış “ilahi sakal” formundaydı. İşin en etkileyici yanı ise, sakal parçalarının üzerinde firavunu, Sfenks’e bir kolye sunarken gösteren o zarif kabartmalardı.
Bazı araştırmacılar bu sakalın sonradan eklendiğini düşünse de yapılan jeolojik incelemeler sakalın taş yapısının Sfenks’in baş kısmıyla aynı kireçtaşı tabakasından olduğunu ortaya koydu. Yani bu sakal, 4.500 yıl önce piramitler inşa edilirken Sfenks’in ayrılmaz bir parçası olarak yontulmuştu. Sakalın o devasa ağırlığını desteklemek için göğüs kısmında özel bir taş çıkıntı bile yapılmıştı.
Maalesef bugün bu tarihi hazinenin parçaları tek bir yerde değil. Bir kısmı Londra’daki British Museum’da, daha büyük parçaları ise Kahire Müzesi’nde, Sfenks’in o kadim ve eksik hikâyesini tamamlamak için ziyaretçilerini bekliyor. Sfenks ise pençeleri arasında Rüya Steli ile vakur duruşunu bozmadan, bize her sabah doğan güneşle birlikte bu eksik parçaların hatırasını anlatmaya devam ediyor.
Bugün önünde durduğumuz bu gri ve vakur devin, aslında bir zamanlar nasıl göz kamaştırıcı ve canlı renklere sahip olduğunu hayal etmenizi istiyorum. Sfenks, binlerce yıl önce ilk yapıldığında bugün gördüğümüzden çok daha renkli ve gösterişli bir anıttı.
Arkeologların yaptığı titiz incelemeler, heykelin üzerinde mavi, sarı ve özellikle de kırmızı pigment izlerini gün yüzüne çıkardı. Hatta milattan sonra 1. yüzyılda burayı ziyaret eden Romalı yazar Yaşlı Plinius, “Canavarın yüzü kırmızıya boyanmış” diyerek o zamanki canlı görünümü bizlere tarif etmiştir. Bugün bile Sfenks’in yanaklarının ön kısmında ve vücudunun çeşitli noktalarında o kadim kırmızı boyanın kalıntılarını seçmek mümkündür.
Özellikle Yeni Krallık dönemindeki (18. Hanedan) büyük yenileme çalışmaları sırasında Sfenks’e adeta yeniden can verilmişti. Tahminlere göre bu dönemde devasa yüz kırmızıya boyanmış, firavunun zekasını temsil eden o meşhur *nemes başlığı ise mavi ve sarı bantlarla bezenmişti.
Nemes Başlığı: Bu başlık, antik Mısır firavunları tarafından takılan geleneksel kumaş bir örtüdür. Sfenks’in alnından itibaren yaklaşık 1,70 metre yükselen bu yapı, devasa kireçtaşından büyük bir titizlikle oyulmuştur. Üzerindeki o karakteristik çizgiler, bir geniş bandın yanında iki ince bandın yer aldığı özel bir pileli dokuyu temsil eder. Başlığın yanlara doğru flama gibi açılan kısımları, dikey üçgen düzlemler oluşturarak firavuna o sarsılmaz heybeti verir. Yan paneller enseden içeri doğru zarif bir kavis yapar ve bakışlara bir derinlik katar. Omuzlara ve göğse doğru sarkan kısımlarına ise “lappet” (göğüs kulakçıkları) diyoruz; bunlar firavunun göğsünde asil bir çerçeve oluşturur. Başlığın arkasına geçtiğinizde, kumaşın ensede geleneksel bir biçimde düğümlendiğini görebilirsiniz. En büyüleyici kısmı ise renkleridir; bu başlık bir zamanlar mavi ve sarı şeritlerle boyanmış, adeta gökyüzü ve güneşin ihtişamını üzerinde taşımıştır. Nemes, firavunun zekasını bir aslanın kudretiyle birleştiren o eşsiz kraliyet kimliğinin en görkemli parçasıdır
Tanrısallığın ve gökyüzünün simgesi olan o örülmüş sakalı ve asil kaşları ise muhtemelen derin bir mavi renkle parlıyordu.
Sadece heykelin kendisi de değil; pençeleri arasındaki o gizemli şapelin duvarları, yerdeki döşemeler ve hatta şapeldeki aslan heykelleri bile bir zamanlar o asil kırmızı tonuyla boyanmıştı. Sfenks, her sabah doğan güneşi bu canlı renkleriyle selamlayarak, çölde adeta parlayan ilahi bir figür gibi yükseliyordu.
Modern zamanlarda ise Napolyon’un 1798 seferiyle dünya yeniden Sfenks’e hayran kaldı. 19. yüzyılda Caviglia, Mariette ve Maspero gibi isimler kumları temizlemeye çalıştıysa da Sfenks’in tamamen gün ışığına çıkması ancak 1930’larda Emile Baraize ve Selim Hassan’ın azimli çalışmalarıyla mümkün oldu.
Gize’nin bu kadim nöbetçisinin ayakları dibinde dururken, fısıltıların çoğu zaman rüzgardan daha gürültülü olduğunu fark edersiniz. Sfenks’in altında gizli bir yeraltı şehri olduğu fikri, asırlardır gezginlerin ve araştırmacıların hayallerini süsleyen en büyük gizemlerden biridir. Yakın zamanda İtalyan araştırmacılar tarafından yapılan radar taramalarında, anıtın yaklaşık 600 ve 1.200 metre derinliklerinde spiral bir şaftla bağlanan iki büyük kare yapının tespit edildiği duyurulmuştur. Bu iddiaları savunanlar, bu yapıların Giza Platosu’nun altında geniş bir yeraltı kompleksine, hatta efsanevi “Kayıtlar Salonu”na işaret edebileceğini öne sürmektedirler. Öte yandan, Sfenks’in en yakın tanıklarından olan Zahi Hawass, anıtın içinde ve altında bizzat inceledikleri üç ana tünelin varlığını doğrulamaktadır. Bu tünellerden biri başın arkasında 6 metre, diğeri kuyruk kısmında 12 metre derinliğe inerken, üçüncüsü ise heykelin kuzey tarafında yer almaktadır. Ancak Hawass, bu geçitlerin dev bir şehre açılmadığını, aksine firavunlar döneminde, muhtemelen 26. Hanedan sırasında açılmış sınırlı yapılar olduğunu belirtmektedir. 1970’lerin sonunda SRI International tarafından yapılan teknik taramalarda da benzer “anomaliler” bulunmuş; fakat yapılan sondaj çalışmaları, bu boşlukların aslında doğal kireçtaşı çatlakları olduğunu ortaya koymuştur. Arkeologlar, Sfenks’ten çok daha önce böylesine devasa bir yeraltı şehri kurabilecek gelişmiş bir uygarlığa dair hiçbir yerleşim izi veya altyapı kalıntısı bulunmamasını, bu teorinin önündeki en büyük engel olarak görmektedirler. Sonuç olarak dostlar, Sfenks’in altında gizemli dehlizler olduğu bir gerçektir; ancak devasa bir “yeraltı şehri” hikayesi, şimdilik bilimsel kanıtlardan ziyade mitolojik bir efsane olarak kumların altındaki sessizliğini korumaya devam etmektedir.
Bugün hala bazı bilim insanları, Sfenks’in su erozyonuna uğradığını iddia ederek tarihini çok daha eskilere, 10.000 yıl öncesine çekmeye çalışsa da genel kabul onun piramitlerle yaşıt olduğudur. Sfenks, binlerce yıldır her sabah doğan güneşi selamlayarak, Mısır’ın gizemini ve dayanıklılığını tüm dünyaya fısıldamaya devam ediyor.

