Azerbaycan Yanardağ
Makale Okuma Süresi
9 February 2026 tarihinde Özgür Gülün tarafından güncellendi.
Değerli dostlar, bugün sizi “Odlar Yurdu” olarak bilinen, her köşesinden tarih ve gizem fışkıran Azerbaycan’ın kalbine, sönmeyen ateşlerin izine götürüyorum. Arkanıza yaslanın; çünkü Abşeron Yarımadası’nın rüzgârıyla savrulan o kadim alevlerin hikâyesi, bizi binlerce yıl öncesine, Zerdüştlerin kutsal dünyasına taşıyacak.
Azerbaycan’ın neden “Ateşler Ülkesi” olarak anıldığını anlamak için önce Yanardağ’ın yamacına gitmeliyiz. Burası, yerin derinliklerinden sızan doğalgazın yüzeydeki çatlaklardan dışarı süzülüp oksijenle buluştuğu, hiç sönmeyen bir ocak gibidir. Efsaneye göre, bir zamanlar bir çobanın yanlışlıkla yaktığı bir kıvılcımla tutuşan bu ateşler, o günden beri ne yağmurda ne de karda sönmüştür. Hatta anlatılır ki, bir dönem bu alevler kumla kapatılmaya çalışılmış ancak ateş, toprağı yırtıp yeniden göğe yükselmiştir.
Peki, bu ateşler neden bu kadar önemli? İşte burada sahneye Zerdüştlük inancı çıkıyor. Zerdüştüler için ateş, sadece bir sıcaklık kaynağı değil; insanı ilahi olana bağlayan, dilekleri göğe taşıyan ve kötülükleri yakıp temizleyen tanrısal bir güçtür. Onlar; hava, su, toprak ve ateşi kutsal sayar, bu dört elementin dengesi üzerine bir yaşam kurarlardı. Abşeron’daki bu alevleri gördüklerinde, buranın kutsal bir toprak olduğuna inanıp yerleşmişlerdir.
Bu inancın en somut mirası ise Bakü yakınlarındaki Ateşgah tapınağıdır. 17. yüzyılda kervansaray görünümünde inşa edilen bu tapınak, aslında çok daha eski bir ateş kültünün devamıdır. Tapınağın avlusunda, etrafı 24 küçük hücreyle çevrili, ortasında ise sürekli yanan bir ateş bulunur. Bu hücrelerde yaşayan dervişler ve keşişler, nefislerini terbiye etmek için oldukça ağır çileler çekerlerdi; örneğin, günahlarından arınmak için ısıtılmış kireç taşlarının üzerine yatarlardı. Giriş kapılarının bilerek küçük yapılması ise insanın içeri girerken eğilmesini, yani kibrini dışarıda bırakıp tevazuyla içeri girmesini simgelerdi.
Tarih boyunca bu mucizevi ateşler, sadece yerel halkın değil, dünyaca ünlü gezginlerin de ilgisini çekmiştir. 13. ve 14. yüzyıllarda buralardan geçen Marco Polo, notlarında bu hiç sönmeyen ateşlerden hayranlıkla bahsetmiştir. 5. yüzyıl Bizans tarihçisi Paniliy Prisk ise sadece yanan kayalardan değil, denizin ortasında alev alan “yanan sulardan” bile söz etmiştir.
Hazar’ın hırçın dalgaları arasında, tarihin tozlu yapraklarında saklı bir mucizeye, yani “yanan sular”ın o büyüleyici gizemine doğru yol alalım. Gözlerinizi kapatın ve yaklaşık 1.500 yıl önce bir geminin güvertesinde olduğunuzu hayal edin; kıyıya yaklaştıkça denizin üzerinde yükselen alevleri görüyorsunuz. İşte bu, antik gezginlerin dillerinden düşürmediği o meşhur efsanedir.
Bu efsanenin kökleri, 5. yüzyılda bölgeyi ziyaret eden Bizanslı meşhur tarihçi ve seyyah Paniliy Prisk’e kadar uzanır. Prisk, yazdığı “Kafkas Albanyası” kitabında sadece yanan dağlardan ve kayalardan değil, denizin ortasında alev alev parlayan “yanan sulardan” da büyük bir hayranlıkla bahsetmiştir. O dönem kayıtlarına göre, denizden Bakü kıyılarına yaklaşan seyyahlar, uzaktan bakıldığında gece gündüz demeden suların adeta birer meşale gibi yandığına bizzat şahit olmuşlardır.
Peki, bu “sihirli” yanışın ardındaki asıl sır nedir? Tabii ki bu durum suyun yanması değil, jeolojik bir mucizenin tezahürüdür. Abşeron Yarımadası’nın altındaki devasa hidrokarbon yataklarından sızan gazlar, deniz tabanındaki yarıklardan süzülüp suyun yüzeyine ulaşır. Yüzeye çıkan bu doğal gazlar bir kez tutuştuğunda —ki bu bazen bir yıldırım düşmesiyle bazen de insan eliyle olur— denizin üzerinde hiç sönmeyen birer ateş bahçesine dönüşürler.
Bu manzara, o dönemde yaşayan insanlar ve özellikle ateşin temizleyici gücüne inanan Zerdüştler için sadece bir doğa olayı değil, ilahi bir işaret ve tanrısal bir gücün göstergesiydi. İşte Azerbaycan’ın “Odlar Yurdu” yani “Ateşler Ülkesi” olarak dünyaca tanınmasının arkasında, antik gezginlerin notlarında canlanan bu eşsiz yanan sular ve kayalar yatmaktadır. Ünlü gezgin Marco Polo da 13. ve 14. yüzyıllarda bu topraklardan geçerken notlarında bu hiç sönmeyen mucizevi alevleri hayranlıkla anlatmıştır.
Şu an ziyaret ettiğimiz Yanardağ, bildiğiniz lav püskürten yanardağlardan değil; Abşeron Yarımadası’nın derinliklerinde saklı olan devasa doğal gaz rezervlerinin beslediği jeolojik bir mucizedir. Yerin derinliklerinden yükselen hidrokarbon gazları, özellikle de metan gazı, gözenekli kumtaşı katmanlarından ve yüzeydeki çatlaklardan durmaksızın dışarı süzülür. Bu gazlar bir kez tutuştu mu, yeraltındaki kaynak ile yüzeydeki oksijenin buluşmasıyla hiç sönmeyen birer meşaleye dönüşürler.
Peki, ya o sağanak yağmurlar, o lapa lapa karlar neden bu ateşi dindiremiyor; çünkü dışarı sızan gazın basıncı ve sürekliliği o kadar baskındır ki yüzeydeki su veya kar yakıtın oksijenle temasını tamamen kesecek bir bariyer oluşturamaz. Bilimsel olarak bu durum, yakıt akışının durmaksızın devam etmesi ve gazın yüzeye çıkış gücünün dış etkenlerden daha baskın olmasıyla açıklanır. Hatta geçmişte, özellikle Stalin döneminde bu alevlerin üzerine kum dökülerek söndürülmeye çalışıldığı, ancak ateşin toprağı ve kumu yırtarak bir başka noktadan yeniden göğe yükseldiği anlatılır. Sonuçta Yanardağ, mevsimlerin soğuğuna ya da ıslaklığına aldırmadan, yerin derinliklerinden gelen bu bitmez enerji sayesinde yüzyıllardır “Ateşler Yurdu” unvanını gururla taşımaya devam eder.
Alevlerin 4.000 yıldır sönmeden yandığına dair iddialar, özellikle uluslararası basın ve bazı tarihi değerlendirmelerde sıkça karşımıza çıkan, bu topraklara duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kaynaklarımız, Abşeron Yarımadası’ndaki bu doğalgaz sızıntılarının binlerce yıldır yeryüzüne sızarak yanmaya devam ettiğini doğrulamaktadır. Hatta milattan önceki ilk bin yıldan bu yana, bu alevlerin Zerdüştlük inancında tanrısal güçlerle kurulan bir bağ ve kutsal bir ışık olarak görüldüğünü biliyoruz.
Ancak işin içine biraz daha samimi ve yerel hikâyeler girdiğinde, karşımıza ilginç bir rivayet daha çıkıyor. Bazı yerel anlatılar, Yanardağ’daki bu spesifik alevin aslında 1950’lerde bir çobanın sürüsünü korumak için yaktığı bir kıvılcımla kazara tutuştuğunu ve o günden beri yandığını söyler. Fakat bu durum sizi yanıltmasın; çünkü bölgedeki “sönmeyen ateşler” geleneği çok daha eskidir. Daha 5. yüzyılda Bizanslı tarihçi Paniliy Prisk, yazdığı notlarda bu bölgedeki yanan kayalardan ve taşlardan hayranlıkla bahsetmiştir. 13. ve 14. yüzyıllarda buradan geçen ünlü gezgin Marco Polo da bu hiç sönmeyen mucizevi alevleri bizzat notlarına kaydetmiştir.
Özetle dostlar, Yanardağ’daki alevlerin 4.000 yıldır yanıp yanmadığı kesin bir kronometre ile ölçülmemiş olsa da bu bölgenin binlerce yıldır “Ateşler Ülkesi” olarak anılmasına yetecek kadar eski bir geçmişi olduğu bir gerçektir. Üstelik bu alevlerin en büyük mucizesi ne sağanak yağmurda ne de yoğun kar yağışında asla pes etmemesidir. Sovyet döneminde alevlerin üzerine kum dökülerek söndürülmeye çalışıldığı, ancak ateşin kumu yırtarak yeniden göğe yükseldiği anlatılır ki bu da onun ne kadar köklü bir enerjiye sahip olduğunun en güzel kanıtıdır.
Değerli misafirlerim, bugün Yanardağ’ın alevleri önünde dururken, sadece yer altından sızan bir gazın yanışını değil, aslında binlerce yıllık bir inanç ve hikâye denizini izliyoruz. Burası 2007 yılında bir devlet koruma alanı ve ardından modern bir müze kompleksi olmadan çok önce, insanlık için bambaşka anlamlar taşıyordu. Gelin, bu alevlerin tarih boyunca hangi niyetlerle kullanıldığını bir hikâye gibi birlikte keşfedelim.
Her şeyden önce, milattan önceki ilk bin yıla geri gittiğimizde, bu toprakların Zerdüştlük inancı için neden bu kadar kıymetli olduğunu anlarız. O dönemde yaşayan insanlar için bu alevler, sadece bir ısınma kaynağı değil, insanla doğaüstü güçler arasında kurulan kutsal bir köprüydü. Ateşin insanın dileklerini gökyüzüne taşıdığına ve kötülükleri yakıp temizlediğine inanılırdı. Bu yüzden insanlar alevlerin içine bozuk para atarak dilek diler, ateşin kendi yüklerini hafifleteceğine dair sarsılmaz bir inanç beslerlerdi.
Bölgedeki yerel halk arasında dilden dile dolaşan o samimi hikâyeyi de unutmamak gerekir. Anlatılır ki; 1950’lerde bir çoban, sürüsünü korumak için dağın eteğinde bir kıvılcım çakmış ve alevler bir anda tüm yamaca yayılıvermiş. İnsanlar bu duruma o kadar şaşırmışlar ki, alevlerin yeraltında yaşayan efsanevi ateş ruhlarının nefesi olduğunu ya da ilahi bir işaret olduğunu düşünerek bölgeyi kutsal kabul etmişlerdir.
Tarihin daha eski sayfalarına, 5. yüzyıla baktığımızda ise, Bizanslı tarihçi Paniliy Prisk’in notlarında bu alevlerin denizden gelen seyyahlar için gece gündüz yanan birer fener, birer navigasyon noktası gibi kullanıldığını görüyoruz. Hatta Marco Polo gibi meşhur gezginler bile bu sönmeyen ateşlerin hayranlığıyla notlarını tutmuşlardır.
Sadece yaşayanlar için değil, ölüler için de bir huzur durağıydı burası. Müze çalışmaları sırasında bölgede bulunan antik kurganlar ve tarihi mezarlıklar, bu yamaçların binlerce yıldır bir ebedi istirahatgâh olarak da kullanıldığını bizlere fısıldıyor.
Yani dostlar; Yanardağ bir müze olmadan önce kimine göre tanrısal bir güç, kimine göre bir dilek kapısı, kimine göre ise sadece bir çobanın kazara başlattığı ama hiç sönmeyen bir mucizeydi. Bugün ise tüm bu miras, modern bir koruma kalkanı altında bizlere o kadim günlerin enerjisini hissettirmeye devam ediyor.

